1.ABDULKADİR SELVİ / CHP’NİN CUMHURBAŞKANI ADAYI ÖZGÜR ÖZEL Mİ?
CHP’nin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nde Atatürk’ün resmi kaldırılıp Ekrem İmamoğlu’nun fotoğrafı konulunca, “Atatürk’ün yerine İmamoğlu mu?” diye eleştirmiştim. CHP’nin 6 ok’unun ve Atatürk’ün fotoğrafının yer aldığı pano kaldırılıp, İmamoğlu’nun büyük boy fotoğrafının ve isminin yer aldığı duvar panosu konulmuştu. Yanlışa yanlış dediğim gibi doğruya da doğru demeyi ilke edinmiş biriyim.
GİTTİ İMAMOĞLU, GELDİ ÖZGÜR ÖZEL
Bu eleştiriler karşılık bulmuş ki, Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin arka planı değiştirildi. Ekrem İmamoğlu’nun resmi ve ismi kaldırıldı. Yeni arka planda Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi logosu ve Atatürk’ün fotoğrafı yeniden geldi. Logonun altına ise CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in fotoğrafı konuldu. Doğru olan yapıldı.
Logonun değiştirilip, Ekrem İmamoğlu yerine Özgür Özel’in fotoğrafının konulması ise CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Özgür Özel mi olacak tartışmasını yeniden alevlendirdi.
ÖZGÜR ÖZEL SESLERİ YÜKSELİYOR
Ekrem İmamoğlu’nun diploması iptal edildiği ve hakkındaki yolsuzluk davaları nedeniyle yargılandığı için Özgür Özel ekibi, “CHP’nin cumhurbaşkanı adayı CHP’nin genel başkanı” tezini işlemeye başladı. Özgür Özel’in ekibi, Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edildiğini, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle ilgili olarak hakkında yolsuzluk ve rüşvet davası olduğunu, YSK üyelerine hakaret ettiği gerekçesiyle hapis cezasına çarptırıldığı “ahmak davası”nı örnek göstererek, “Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olması mümkün değil, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı CHP genel başkanıdır” diye propaganda yapıyorlar.
Özgür Özel, cumhurbaşkanı adayı olmayacağını söylüyor ama Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nden İmamoğlu’nun fotoğrafının ve isminin kaldırılıp fotoğrafının konulması CHP’nin adayı Özgür Özel olacak tezini güçlendirdi.
CHP, ÖZGÜR ÖZEL’İ SANSÜRLEDİ
Bu yazıyı yazmak için CHP belki kendi resmi internet sitesinde düzeltme yapar diye bekledim. Ancak CHP’nin resmi internet sitesindeki metinde ve videoda bir değişiklik olmadı.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Brüksel’de Avrupa Sosyalist Partisi Liderler Toplantısı’nda yaptığı konuşmayı kastediyorum. Özgür Özel konuşmasında Avrupa Konseyi Başkanı Costa’nın kendisiyle 5 dakika olsun görüşmediğini belirterek “Kişisel olarak hayranlık duyduğum birisi ama bu kadar önemli bir gündemde sadece açış konuşması yapıp ayrılması ve bizim baş başa 5 dakika bile kendisiyle görüşme imkânı bulamamamız kabul edilebilir değil” diye sitem etmişti.
ERDOĞAN: “HİCAP DUYUYORUM”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu konunun üzerine gidip Özgür Özel’i “Türkiye’nin ana muhalefet partisi genel başkanının yalnızca 5 dakika için uluslararası bir toplantıda muhataplarına yalvarmasını istemeyiz. Bırakın siyasetçisini, bu ülkenin ekmeğini yiyen, suyunu içen hiç kimsenin Türkiye’yi bu duruma düşürmeye hakkı olamaz. Sayın Özel’in tüm Türkiye’nin başını öne eğdiren içler acısı hallerini gördükçe inanın onun adına ben hicap duyuyorum. CHP’li vatandaşlarımın da böyle bir ezikliği, böyle bir lakaytlığı kendi gönül dünyalarında kabul etmediklerine inanıyorum” diyerek eleştirmişti.
MEYDAN OKUDU
Erdoğan’ın eleştirilerine Özgür Özel meydan okuma ile karşılık verdi. “Bak Erdoğan Avrupa’da bir liderden randevu alamadığımı ispat edersen yarın istifa ederim” dedi.
Özgür Özel böylesine güçlü bir şekilde meydan okuyunca CHP’nin resmi internet sitesine girip konuşmasını tekrar okudum. Sadece okumakla yetinmedim. Özgür Özel’in konuşmasının içine konulan videoyu da izledim.
COSTA BÖLÜMÜ ÇIKARILMIŞ
CHP’nin resmi internet sitesinde Özgür Özel’in Brüksel’deki konuşması sansürlenmişti. Costa ile ilgili “Kişisel olarak hayranlık duyduğum birisi ama bu kadar önemli bir gündemde sadece açış konuşması yapıp ayrılması ve bizimle 5 dakika görüşme imkânı bulamamamız kabul edilebilir değil” dediği bölüm çıkarılmıştı. Belki videoda vardır diye kontrol ettim. Bingo. Bildiniz. Videodan da o bölüm atılmıştı. Hem de öyle acemi bir şekilde çıkarmışlar ki, konuşmanın o bölümüne gelince görüntü sıçrıyordu.
İSTİFA EDECEK Mİ?
Özgür Özel, geçmişte İngiliz Başbakanı Starmer’i kendilerine destek vermemekle suçlayıp “Terk edilmiş hissediyoruz” demişti. Brüksel’deki konuşmasında da İngiliz İşçi Partisi ile Erdoğan arasındaki ilişkiyi eleştiriyor. Onu yazılı metinden de videodan da atmamışlar. Ama Costa ile ilgili bölümü her iki yerden de çıkarmışlar. Oysa iletişim çağında yaşıyoruz. O konuşmanın metni ve görüntülü kısmı her yerde duruyor.
Siyasi partilerde çok şey gördüm ama bir partinin kendi genel başkanını sansürlediğini ilk kez görüyorum.
Özgür Özel’in, “Bak Erdoğan Avrupa’da bir liderden randevu alamadığımı ispat edersen yarın istifa ederim” sözünün üzerinden tam dokuz yarın geçti. Ama Özgür Özel hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor.
2.NEDİM ŞENER / SİYONİST İSRAİL’İN TÜRK KORKUSU
2026 yılının ilk günü dün İstanbul’da 520 bin kişilik Gazze’ye destek yürüyüşüne katılanları görünce İsrail’in Türk korkusunu daha iyi anlayabiliyorsunuz.
71 bin kişiyi katleden soykırımcı İsrail’in enkaz yığınına çevirdiği Gazze’de milyonlarca insan çadırlarda, açlık, susuzlukla karşı karşıya hayatta kalmaya çalışıyor. Tıpkı soykırımcı İsrail’in katliam görüntüleri gibi olumsuz hava koşulları insanın içini parçalayan görüntüler ortaya çıkarıyor.
İşte Milli İrade Platformu, İnsanlık İttifakı ve Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) tarafından düzenlenen “Büyük Gazze Yürüyüşü” Filistin’in acılarının Türkiye tarafından unutulmayacağını ve gündeminin üst sıralarında kalmaya devam edeceğini gösteriyor.
“Büyük Gazze Yürüyüşü” aynı zamanda tüm insanlığa verilen bir mesaj, başta da yazdığım gibi İsrail içinse korku.
İsrail’in korkusunun hem tarihi hem de güncel sebepleri var. Aslında güncel sebebinin temelinde de tarihsel korku yatıyor. Güncel korkusunun kaynağı Türk Ordusu’nun Gazze’de oluşturulacak İstikrar Gücü’ne katılması ihtimali. Böyle bir ihtimalin güçleniyor olması Siyonist İsrail’i yiyip bitiriyor.
Nitekim İsrail Başbakanı Netanyahu’nun geçen hafta yaptığı son ABD ziyaretinin ana gündem maddelerinden birisi Türk ordusunun, İstikrar Gücü içinde yer alıp almayacağı konusuydu.
İSRAİL MEDYASI: TÜRKLER GAZZE YOLUNDA
ABD Başkanı Trump’ın istemesine rağmen İsrail, Gazze’de Türk askerinin bulunmasına başından itibaren itiraz ediyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu “Gazze’ye hangi yabancı güçlerin girebileceğine sadece İsrail karar verecek” derken, Dışişleri Bakanı Gideon Saar, “Türk askerinin Gazze’ye girmesi bizim açımızdan kabul edilemez. Bunu Amerikalı dostlarımıza da açıkça söyledik” şeklinde açıklamalar yaptı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde ABD, Türkiye, Katar ve Mısır’ın imzaladığı Gazze barış planının devamı olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Gazze’de Barış Kurulu’nun kurulması ve Uluslararası İstikrar Gücü’nün görev yapmasını öngören ABD tasarısını Kasım ayında kabul etti. İki yıl görev yapacak bu görev gücünde hangi ülkelerin yer alacağı İsrail’in Türkiye korkusu yüzünden bir türlü netleşmedi. Türkiye olmadan diğer ülkeler de bu görev gücü içinde yer almak istemiyorlar. Dolayısıyla İsrail’in itirazı nedeniyle henüz misyonu bile belirlenmemiş “Uluslararası İstikrar Gücü’nde hangi ülkelerin yer alacağı konusu kilitlenmiş durumda.
İsrail’i bu konuda tek ikna edebilecek ülke ABD. Nitekim Trump Netanyahu ile son görüşmesinde, Türkiye’nin Uluslararası Görev Gücü’nde yer alması konusunda, “Cumhurbaşkanı Erdoğan ile çok iyi bir ilişkim var. Bu konuyu (Netanyahu) ile konuşacağız. Bence bu iyi bir şey. Türkiye harika bir ülke” diyerek tavrını ortaya koydu.
Görüşmenin içeriği ise İsrail medyasında “Netanyahu’nun Miami görüşmesinden çıkan kötü haber: Türkiye Gazze yolunda” yorumuyla duyuruldu.
İsrail’de yayınlanan Maariv gazetesinde Eprahim Ganor imzalı yazıda, yazıda Türk askerinin 108 yıl sonra Filistin’e geri döneceğini şöyle aktardı: “Hiç kimse, ABD Başkanı’nın İran ile mücadelede İsrail’e tam destek ve iş birliği sağlamasından rahatsız değil aksine bu herkes için sevindirici ve önemli bir kazanım. Ancak iş Gazze, Suriye, Lübnan ve Batı Şeria gibi diğer cephelere geldiğinde kimsenin gerçek anlamda sevinmesi için bir neden yok.
Bu açık bir şekilde dile getirilmedi belki ancak şeytan ayrıntılarda gizli. Bu ayrıntılar, Trump’ın Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarını verme niyetinin ardından Türklerin Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden 108 yıl sonra Gazze’ye geri döneceğini gösteriyor.
İsrail için bundan daha kötü bir haber olamaz. Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail’in kalbine sadece bir adım mesafede bir nüfuz alanı elde etmesi son derece endişe verici bir gelişme. Trump’ın, temelsiz biçimde ‘Bibi Erdoğan’a saygı duyuyor’ diyerek endişeleri yatıştırma çabası bu gerçeği değiştirmiyor.
Bu noktada endişelenmesi gerekenler listesine Bezalel Smotrich ve Itamar Ben Gvir de eklenmeli. İki gerçeği artık içselleştirmeleri gerekiyor: Trump, Batı Şeria’ya ilişkin tüm planlara karşı çıkıyor. Netanyahu’nun kendi ağzından da duydular. Filistin Yönetimi özellikle eğitim sistemi başta olmak üzere çeşitli reformlara giderse Gazze’de düzeni sağlayacak güce dâhil edilmesine itiraz edilmeyecek.”
EN TEHLİKELİ DÜŞMAN
İsrail’in Türk korkusu her cepheden yayılmaya çalışılıyor. Siyasetçiler, büyükelçiler hatta din adamları bile Türkiye’nin görev gücünde yer almaması için düşmanlık algısı yaratmak için her fırsatı kullanıyorlar.
Eski İsrail Savunma Bakanı ve muhalefet partisi İsrail Evimiz’in lideri Avigdor Liberman, Türkiye’nin Suriye ve Gazze’ye yerleşmesi halinde kimsenin onu, buralardan çıkaramayacağını söyledi. İsrail’in New York Başkonsolosu Ofir Akunis İsrail’in resmi politikasının “hiçbir Türk askerinin Gazze’ye giremeyeceği” olduğunu belirterek, “Türkiye, İsrail’in düşmanıdır” dedi.
Fransız asıllı İsrailli Haham Ron Chaya, “Şu anda sahip olduğumuz en tehlikeli düşman Türkiye’dir” derken Türk korkusunu dini sebeplere de dayandırıyor: “Önce bir mucizeye tanık olduk. Kuzeyimizde bize karşı çok güçlü bir ülke vardı, o da Suriye’ydi.
En büyük düşmanımızdı. Mucizevi bir şekilde bir günde boşaldı. Esad, Rusya’ya kaçtı. Sonra Şara geldi, ama bizim için artık bir tehdit oluşturmuyorlar. Peki şimdi Suriye’nin üzerinde kim var? Türkiye. Yani Türkiye’nin üzerimize gelmesini engelleyen Suriye gibi bir ülke vardı, ama şimdi arada hiçbir şey yok. Onları durduramayız. Şu anda Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde üsler kuruyor. Bu bilinen bir şey, yazıldı, herkes farkında. Türk askerlerinin hedefinin Kudüs’ü fethetmek olduğunu düşünüyorum.
Dünyanın tüm halklarının eşlik edeceği Yecüc ve Mecüc savaşı olacak. Sadece Türkiye’nin ne olduğunu anlayın diye söylüyorum. Bizi tarih sahnesinden silebilirler.
Orduları 800 bin askerden oluşuyor. İsrail ordusu ise belki 100 bin kişi. Yedeklerle birlikte en fazla 400 bin kişiyiz. Ama onların sahip olduğu 800 bin asker çok iyi eğitimliler ve çok iyi silahlanmışlar. Envanterlerinde çok yüksek performanslı askeri teçhizatlar var.”
ORTADOĞU’NUN KADERİ DEĞİŞİR
Aslında İsrail’in Türk korkusu somut tarihi olaylardan kaynaklanıyor. Bugünkü İsrail toprakları Türkler tarafından ilk kez 1071’de fethedildi. Kudüs, 1071 yılında Selçuklu Emiri Atsız Bey (Atsız bin Uvak) komutasındaki Selçuklu Türkleri tarafından fethedildi. Yani Türklerin Anadolu’ya girişi ile Kudüs’ü fethi 1071 yılında gerçekleşti ve üzerinden de tam 955 yıl geçti. Yavuz Sultan Selim ile 1516’da yeniden başlayan Kudüs’teki Türk hâkimiyeti 1917 yılına kadar sürdü.
İşte İsrail’i korkutan sebebi de bu; tarihte olduğu gibi Türkler gelirse sadece Gazze, sadece Filistin değil Ortadoğu’nun kaderi değişir.
3. ZAFER ŞAHİN / SİMON KUPER HAKLIYMIŞ
Erden Timur ve Rezan Epözdemir…
Her ikisi de kırklı yaşlarda…
İkisi de hukukçu…
Genç yaşta avukatlık yaparak hatırı sayılır servetlere kavuşmuşlar…
Aslında “Hatırı sayılır” ifadesi bu iki genç avukatın hayatın olağan akışına pek uygun düşmeyen mal varlıklarını açıklamaya yetmiyor. MASAK raporu ve kamuoyuna yansıyan ifadelerindeki detaylar çok çarpıcı.
İkisinin bir başka ortak yönü futbol…
Sponsorluklar, futbolcu transferlerinde üstlendikleri roller, bahis iddiaları vs.
Galiba “Futbol asla sadece futbol değildir” diyen Simon Kuper haklıydı. Futbolda gerçek ve hiçbir takım ayırt etmeden yürütülecek bir arınmaya ihtiyacımız var. Sadece futbolla kalmasın bu arınma. 2026, adalete olan inancın, güvenin tavan yaptığı bir yıl olsun. Buna çok ihtiyacımız var.
Alman sosyal demokratları savunan yandaşları tanıyalım
Kendilerini “Muhalif” olarak tanımlayan bazı medya figürleri şu sıralar pek bir mutlu.
Gereksiz bir tartışmadan tuhaf sonuçlar çıkarıyor ve “Yandaş” ilan ettikleri gazetecileri hedef alarak hem muhalefete hem de iktidara “Biz buradayız” mesajı yolluyorlar.
O çok eleştirdikleri iktidardan en küçük bir işaret alsalar ışık hızıyla taraf değiştireceklerinden hiç şüpheniz olmasın. Omurgalı ve gerçekten muhalif olanları ayırarak devam edelim.
Bu sözde muhalifler 2018 yılına kadar -yani bu iktidar döneminde- medyanın en önemli koltuklarında oturdu. 16 yıl boyunca A-KE-PE ile son derece uyumlu çalıştı. Ne zaman koltuk gitti, solculuklarını, muhalifliklerini hatırladılar.
Bugün de FETÖ’nün servis ettiği yalan haberlerle tatlı su muhalifliği yapıyorlar.
Yandaşlıkta onların seviyesine kimse ulaşamaz. Türkiye’nin haklı tezlerini savunan, devletinin yanında pozisyon alan gazetecileri “A-KE-PE” yandaşı ilan eden bu arkadaşlara sormak lazım: Siz kimin yandaşısınız? Ekranlarda Alman sosyal demokratları mı, yoksa İngiliz İşçi Partisi’ni mi savunuyorsunuz? Yoksa CHP’yi mi?
4. AYŞE KEŞİR / DAYANIŞMA KÜLTÜRÜ TAAMMÜDEN AŞINDIRILIYOR
Toplumları bir arada tutan bağlar, sadece yazılı kurallar ile değil kültürel aktarım ile de inşa edilir.
Toplumları bir arada tutan bağlar, yalnızca yazılı kurallar ile değil, kültürel aktarım ile de güçlendirilir. Bunların başında da dayanışma, yardımlaşma, ortak bir ideal etrafında mücadele edebilme iradesi ve becerisi gelir. Özellikle kriz ve afet anlarında dayanışma, kuşaktan kuşağa aktarılan kadim bir mirastır. Ancak son yıllarda afetler karşısında yaşadığımız bazı olaylar, “Yeni medya araçları, sosyal medya içerikleri ile bu kadim miras sistematik biçimde aşındırılıyor mu?” sorusunu akla getirmektedir.
MEDENİ HAFIZAMIZI TAZELEYELİM
14. yüzyılda İbn-i Haldun Mukaddime eserinde uygarlığı ve toplumsal yaşamı tanımlar. Gelişmiş (hadari) toplum ve toplumu bir arada tutan ‘asabiyet’ kavramı ile paylaşma, fedakârlık ve birlikte iş üretme becerisini anlatır. İbn-i Haldun’a göre çöküş ise dayanışmanın zayıflamasıyla başlar. İbn-i Haldun’dan yaklaşık 500 yıl sonra Gaspıralı İsmail’in “dilde, fikirde, işte birlik” ilkesi, millet olmanın çerçevesini çizer. Ortak dil, ortak hedef ve ortak emek, gayret… Milleti, kalabalıktan ayıran işte bu birlik anlayışıdır.
Türk milletini tarih boyunca ayakta tutan en güçlü haslet, kriz zamanında ortaya çıkan dayanışma ruhudur. Savaşta, afette… ‘Biz şuuru’ ile kuşaktan kuşağa aktarılan bir hafıza.
KÜLTÜREL AKTARIM SALDIRI ALTINDA
Dijital çağda toplumun taşıyıcı dinamiği olan kültürel aktarımın ciddi bir saldırı altında olduğunu inkâr edemeyiz. Teknolojiyi üreten ülkeler arasında soğuk savaşın yaşandığı bu günlerde, bizim gibi bu teknolojiyi tüketen toplumlar ve özellikle gençler ciddi hasar alıyor. Sosyal medya, vasat bir iletişim mecrası değil, aynı zamanda güçlü bir “sosyal öğrenme” aracı hâline gelmiştir. Özellikle 18 yaş altı genç ve çocuklara özgü içerikler, oluşturulan algoritmalar ile nesiller arası mesafe hızla artıyor, kültürel aktarım gittikçe zayıflıyor.
DAYANIŞMANIN AŞINDIRILMASI
Gezi olayları ile birlikte, toplumsal refleksin sosyal medya aracılığıyla manipüle edildiği bir döneme de geçiş yaptık. Afet ve kriz anları sosyal medyanın toplumsal gücünün sınandığı olaylara dönüştü. Pandemi dönemi, büyük orman yangınları, seller, 6 Şubat asrın felaketi, terör eylemleri…
Kriz anlarında bir yanda milletimiz büyük bir yardımlaşma seferberliği ortaya koyarken, diğer yanda taammüden bu dayanışmayı sabote eden yayınlar sosyal medya aracılığıyla dolaşıma sokuldu.
Farklı ülkelere ait görüntülerin sanki o günün Türkiye’sine aitmiş gibi servis edilmesi nasıl açıklanır, mesela? Afette vefat edenlere, şehitlere, günlerce uykusuz, aç susuz çalışanlara aldırmadan, acıların üzerine basarak kullanılan vahşi bir dil ile toplumda bir enkaz da sosyal medya mecraları bırakıyor. Hemen her afette ‘fırsatçı’, ‘güdümlü’ yalanların ince ince işlenip, yayınlanmasıyla toplumsal çözülmenin hedeflendiğini söylemek pek de yanlış olmaz.
TOPLUMSAL ÇÖZÜLME
Gaspıralı’nın çağdaşı Emile Durkheim, ‘anomi’ kavramı ile toplumsal çözülmeyi açıklar. Normların erozyona uğradığı toplumlarda, ortak değerler aşınır, bireyler yön ve aidiyet duygusunu kaybeder. Bugün sosyal medya üzerinden üretilen ve sürekli olarak dayanışmayı sabote eden, alaya alan, hedonist ve bireyi yalnızlaştıran dil tam da bu anomik durumu vadetmektedir. George Gerbner’in ‘kötü dünya sendromu’ da benzer bir durumu anlatır aslında.
Ortak bir hedefi olmayan, yalnızlaşan bireyler, millet şuurunu kaybeder ve sadece yığın haline gelir. Sosyal medya operasyonlarıyla iş birliği ve yardımlaşma ruhunu sabote eden yaklaşımlara alan açmamalıyız. Bilinçli bireyler ile kirli bilgiyi bertaraf etmek, ‘ortak iyiyi’ savunan toplumsal refleksi diri tutmak boynumuzun borcu. ‘Dilde, fikirde, işte birlik’ bilincini bir sonraki nesle aktarmak, dayanışma ruhunu dipdiri tutmak hepimizin üzerinde büyük bir emanet.
Sağlık ve afiyetle iyi seneler
5. AA ANALİZ / ZAYIFLAYAN AMA YOK OLMAYAN BİR ÖRGÜT: DEAŞ YENİDEN SAHAYA MI SÜRÜLÜYOR?
2025 itibarıyla DEAŞ, geçmişteki gücünden uzak olsa da tamamen etkisiz hale getirilmiş bir örgüt değildir. Aksine, değişen güvenlik ortamına uyum sağlayan, esnek ve dağınık bir yapıya evrilmiştir.
2013'te kurulan terör örgütü DEAŞ, 2014–2018 yılları arasında terörizm denildiğinde dünyada ilk akla gelen örgüttü. 20 yılı aşkın bir süre farklı ülkelerde kök salmaya çalışan radikal selefi örgütlenmeler, Irak’taki çatışmalar ve Suriye’deki iç savaştan beslenerek daha önceki örneklerden farklı bir terör örgütünün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Sözde bir hilafet ve devlet kurma iddiasıyla kurulan DEAŞ, kısa süre içinde Orta Doğu’dan Batılı ülkelere kadar yaptığı eylemlerle küresel gündeme oturmuştur.
2016’dan itibaren yoğunlaşan operasyonlar sonucunda örgüt askeri olarak büyük ölçüde yenilgiye uğratıldı. Örgüt toprak hakimiyetini kaybetti, lider kadrosu hedef alındı ve uluslararası koalisyon tarafından ciddi darbeler aldı. Bu süreçte, ABD'nin başını çektiği askeri harekâtlar ve uluslararası işbirliği sayesinde terörle mücadelede önemli bir aşama kaydedildi. Ancak 24 Ağustos 2016'da DEAŞ’ın en güçlü olduğu dönemde Suriye’nin kuzeyinde Türkiye tarafından başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı, örgütün Suriye’deki gerilemesinin önemli bir dönüm noktası olmuştur. Yaklaşık 7 ay süren bu operasyon, 4 bine yakın DEAŞ militanına karşı doğrudan sahada yürütülmüştür.
Fırat Kalkanı Harekatı'nı takip eden dönemde Irak ve Suriye'de DEAŞ’a karşı operasyonların artması ve 2019’da örgütün kontrol ettiği son toprak parçasını da kaybetmesiyle birlikte DEAŞ’ın yapılanmasında büyük değişiklikler yaşanmıştır. Ancak aradan geçen 6 yılın sonunda 2025 itibarıyla ortaya çıkan tablo, DEAŞ’ın tamamen ortadan kalkmadığını, aksine farklı bir forma bürünerek varlığını sürdürdüğünü göstermektedir.
Bugün DEAŞ, eski sözde devlet yapısından uzaklaşarak daha çok hücre tipi örgütlenmeye, ideolojik propaganda ve yerel kriz alanlarını istismar eden dağınık bir yapıya bürünmüştür. Bu durum, örgütün oluşturduğu stratejik tehdidi azaltmakla birlikte, aynı zamanda onu daha öngörülemez bir hale getirmektedir.
KÜRESEL DÜZEYDE DEAŞ: COĞRAFİ ALANLARI DEĞİŞTİ, ESNEKLİK KAZANDI
Son yıllarda küresel düzeydeki terörizm raporlarına göre, DEAŞ Afrika’nın Sahel kuşağında varlığını sürdürmektedir. Afrika'daki devlet kapasitesinin zayıf olması, sınır güvenliğinin yeterince sağlanamaması ve ekonomik kırılganlıklar, örgütün yeniden yapılanmasına olanak tanımaktadır. Irak ve Suriye'deki varlığı önceki yıllara göre zayıflamış olsa da DEAŞ tamamen yok olmuş değildir.
Örgüt, artık büyük çaplı saldırılar yerine düşük yoğunluklu eylemler, sabotajlar, suikastlar ve propaganda faaliyetlerine ağırlık vermektedir. Özellikle dijital platformlar üzerinden yürütülen propaganda, bireysel radikalleşmeyi teşvik eden önemli bir araç haline gelmiştir. Bu durum, terörle mücadelenin sadece askeri değil, aynı zamanda ideolojik, finansal ve dijital boyutlarının da güçlendirilmesini gerektirmektedir.
DEAŞ’IN TÜRKİYE AÇISINDAN DEĞİŞEN TEHDİT PROFİLİ
Bugün DEAŞ, Türkiye açısından kitlesel saldırılar düzenleyen bir örgüt yapısından ziyade, daha çok gizli hücreler ve ideolojik ağlar üzerinden faaliyet göstermektedir. Özellikle sosyal medya ve kapalı mesajlaşma uygulamaları üzerinden yürütülen propaganda, örgütün en önemli araçlarından biri haline gelmiştir.
Türkiye, DEAŞ ile mücadelesinde yalnızca operasyonel başarıya odaklanmakla kalmayıp, aynı zamanda önleyici istihbarat, sınır güvenliği ve uluslararası işbirliği de önemlidir. Suriye’deki kamplarda tutulan radikalleşmiş unsurlar ise uzun vadeli riskler arasında yer almaktadır. Bu nedenle Türkiye, DEAŞ’a karşı mücadelede çok boyutlu bir yaklaşım benimsemektedir.
TÜRKİYE’DE DEAŞ’A KARŞI MÜCADELE: SÜREKLİLİK GÖSTEREN BİR GÜVENLİK POLİTİKASI
DEAŞ tehdidi, yalnızca bölgesel bir mesele değil, Türkiye’nin iç güvenliğini de doğrudan ilgilendiren bir sorundur. Türkiye'nin uzun sınırları ve bölgesel istikrarsızlık göz önünde bulundurulduğunda, DEAŞ'a karşı sürekli teyakkuz halinde olunması gerektiği anlaşılmaktadır. İçişleri Bakanlığı verilerine göre, 2024 ve 2025 yıllarında DEAŞ’a yönelik operasyonlarda büyük bir artış gözlemlenmiştir. 2024’te 2 binden fazla, 2025’te ise 2 bin 500'den fazla kişi DEAŞ’a yönelik operasyonlarda gözaltına alınmıştır.
Gerçek sayının daha fazla olması muhtemeldir. Türkiye, DEAŞ’ın hücre yapılanmalarını, finans ağlarını ve propaganda faaliyetlerini hedef alarak önemli bir mücadele vermektedir. Son yıllarda DEAŞ’ın Türkiye içindeki terör eylemi gerçekleştirme çabaları büyük ölçüde sınırlandırılmış olsa da, bireysel bazda radikalleşme ve küçük grup radikalleşmesi hala önemli bir güvenlik riski oluşturmaktadır.
SONUÇ: TEHDİT AZALDI ANCAK ORTADAN KALKMADI
2025 itibarıyla DEAŞ, eski gücünden uzak olsa da tamamen etkisiz hale getirilmiş bir örgüt değildir. Aksine, güvenlik ortamına uyum sağlayarak esnek ve dağınık bir yapıya dönüşmüştür. Bu durum, terörle mücadelenin yalnızca askeri yöntemlerle değil, aynı zamanda ideolojik, finansal ve dijital stratejilerle de yürütülmesini zorunlu kılmaktadır. Uluslararası işbirliği ve erken müdahale kapasitesinin güçlendirilmesi, önümüzdeki dönemde DEAŞ’a karşı etkili bir mücadele için kritik önem taşıyacaktır.