Geçmişten Günümüze Demokrat Parti
HATİCE ALANOĞLU

Geçmişten Günümüze Demokrat Parti

Bu içerik 648 kez okundu.

27 Mayıs 1960 Darbesinin 61. yılında Doç. Dr. M. Serhan Yücel’le konuştuk. Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi olan Yücel’in Demokrat Parti, Adnan Menderes, Yassıada, siyasi partiler ve Cumhurbaşkanı seçimleri alanlarında çalışmaları bulunuyor.

1.Hocam Demokrat Parti’nin kuruluşunu sizden dinleyebilir miyiz? Nasıl bir dönemde kuruldu, hangi şartlar DP’nin kuruluşuna zemin hazırladı?

Demokrat Parti’nin kuruluşu ve iktidara gelişi arasında 4 yılı biraz aşan bir süre bulunuyor. 1946-1950 yılları arasındaki bu süre Türk demokrasisi hatta Türkiye tarihi açısından öyle önemli ki, bu dönem anlaşılmadan yapılacak değerlendirmeler havada kalacaktır. Ben bu sürecin üç ayrı kategoride ele alınması gerektiğini düşünüyorum.

İlki iç dinamikler.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Milli Şef İsmet İnönü’nün nüfuz ve otoritesi sarsılmış; yokluk, pahalılık, vurgun ve suistimal zirveye çıkmıştı. Bir taraftan açlık ve sefalet tehdidi, ölülerini kefensiz gömecek kadar yokluk çeken insanlar, diğer taraftan sebep gösterilmeksizin yapılan tutuklamalar, jandarma baskısı, yol vergisi ödeyemediği için günlerce yol veya madende çalışanlar. Toprak Mahsulleri Vergisi, Varlık Vergisi insanları perişan etmiş. Vicdan, inanç ve ibadet hürriyeti kısıtlanmış, gazetelerin hükümet emriyle kapatılması vakayı adiye haline gelmiş. Özetle iç dinamikler Türkiye’de demokrasiye geçiş için zemini hazırlamış.

İkinci kategorimiz dış dinamikler.

1939’da İkinci Dünya Savaşı başladığında demokrasiler “kötü” yönetim şekli olarak görülüyor. Otoriter rejimler ise ülkelerin gözdesi. Ekonomik kalkınmanın ve toprak genişletmenin yolunun baskıcı rejimlerden geçtiği düşünülüyor. SSCB’de Stalin, Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar gibi diktatörler işbaşında. Birçok ülke de bunlardan etkileniyor. Ama savaşın sonuna yaklaşılınca işler değişiyor, demokrasi yeniden öne çıkıyor. Birleşmiş Milletlerin kurulması, ABD-SSCB eksenlerinde soğuk savaş dediğimiz dönemin başlaması Türkiye’ye tarafsız kalma şansını vermiyor. SSCB Türkiye’den boğazları istemiş, Doğu Anadolu’da toprak istemiş. Kısaca dış dinamikler de demokrasiye geçişten başka bir yol bırakmamış.

Üçüncü kategori en önemlisi. Gerek iç dinamikler, gerekse dış dinamikler Türkiye’de demokrasiye geçişi zorunlu kılmış ama bunu format atılması gereken bir bilgisayar gibi düşünün. Formatı kim atacak? Bir bilgisayar kendi kendini formatlayabilir mi? İşte burada Türk siyasal hayatının en önemli değişimini, demokrasiye geçiş sürecini yönetecek, yani sistemi formatlayacak bir ekibe ihtiyaç var. Demokrat Parti bu ekibin, bu ruhun adıdır. Demokrat Parti, III. Selim’den beri yukarıdan aşağıya yapılmak istenen değişimin yönünü değiştiriyor. Üstelik bunu muhalefet yıllarından itibaren yapıyor. Değişimin yönünü, milletten devlete çeviriyor.

2. Adnan Menderes iktidara geldiğinde iç politikada neler yapmıştır hocam?

1950-60 yılları arasındaki 10 yıl, “Menderes dönemi” olarak adlandırılır. Aslında bu sürede Demokrat Parti iktidardadır. Partide başta Celâl Bayar olmak üzere birçok isim öne çıkmaktadır. Ama Menderes, adeta milletin sevgilisi olmuş ve döneme damgasını vurmuştur. Hangi göstergeye bakarsanız bakın Türkiye’nin bütün zamanlardaki en başarılı 10 yılını geçirdiğini görürsünüz. Elektrikten traktör üretimine, okul-öğretmen sayısından barajlara, karayollarına, köprülere, limanlara, fabrikalara kadar aklımıza gelebilecek her alanda kalkınmanın boyutları inanılmaz. Bu yapılanlar halk desteği olmadan başarılacak şeyler değil. Bu nedenle Demokrat Parti, siyasî olarak değil sosyolojikolarak ele alınmalı. Çünkü bu hareket “Yeter! Söz Milletindir” sloganını kendisine rehber yapmış. Bu sloganda isyan var, itiraz var, heyecan var. Demokrasi vurgusu var. Milli irade anlayışı var. Zaten Demokrat Parti, siyaset oyununun senaristine, yönetmenine ve oyuncusuna yapılan itirazın adıdır. Türkiye’yi batıda yazılmış siyaset bilimi kitaplarıyla hele hele Marksist bakış açısıyla ele almaya kalkarsak ilk saniyede iflas ederiz. Çünkü bizde sınıf yapısı yok, devlete karşı duruş da yok. Batıdaki mücadele burjuvazi ile devletin sahipleri yani kral-kilise-aristokrasi üçlüsü arasında. Türkiye’yi ve milleti tanımayan bazı yazarlar Demokrat Parti’yi (bizde olmayan) burjuvaziyle, CHP’yi de bürokrasiyle özdeşleştiriyor ve tabii ki işin içinden çıkamıyorlar. Hâlbuki Demokrat Parti hareketi; hürriyetçiliği, teknolojiye ve bilime yatkınlığı, pratikliği, devlete ve askere bağlılığı ve sevgiyi, milliyetçiliği yani ırkçılığa kaçmayan vatan sevgisini, muhafazakârlığı yani irticaya kaçmayan dinî değerlere bağlılığı, Osmanlıdan gelen emperyal güç iddiasına dayalı kendine güveni temsil eder.

Demokrat Parti döneminde köy kente yürümüş, köylü dediklerimiz çiftçi, amele dediklerimiz işçiye dönüşmüştür. Siyasetin figüranı olmasına dahi izin verilmeyen, HasolarlaMemolar diye aşağılanmak istenen bu büyük millet, ilk kez siyaset sahnesine çıkmıştır.

3. Atatürk’ü Koruma Kanununun çıkarılması CHP tarafından sık sık eleştirilmiştir. Siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Menderes’in iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra Atatürk’ün büst ve heykellerine saldırılar başladı. Hükümet Atatürk aleyhinde işlenen suçların artma eğiliminde olduğundan hareketle konuyu gündeme getirdi, TBMM de 1951 Temmuzunda Atatürk’ü Koruma Kanunu olarak adlandırılan kanunu çıkardı. Aslında Demokrat Partililer 1946-1950 döneminde iktidar partisi CHP’yi Atatürk’le ilgili birçok konuda eleştirmişlerdi. Öncelikle, Anıtkabir’in yapımının geciktirilerek Atatürk’ün Etnografya Müzesi’nde bekletilmesi, ayrıca para ve pullardan Atatürk’ün resminin kaldırılarak İsmet Paşa’nın resminin basılması DP’lilerin başlıca eleştiri konularındandı. Bildiğiniz gibi Menderes döneminde para ve pullara yeniden Atatürk’ün resmi basıldı, 10 Kasım 1953’te de Atatürk’ün naaşı Anıtkabir’e nakledildi.

4. Dış politikada küçük Amerika olarak adlandırılan bir dönem olduğu kaynaklarda karşımıza çıkmakta. Neden bu şekilde adlandırılmış, Türkiye’nin ABD yakınlığını o dönem için nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde SSCB değil de ABD’nin yanında yer alması Demokrat Parti’nin kararı değildi. Gerek 12 Mart 1947 tarihli Truman Doktrini gerekse ABD Kongresinin 11 Eylül 1947’de onayladığı Marshall Planı Türkiye’nin rotasını ortaya koymuştu. Menderes Döneminde alınan Kore Kararına da, NATO’ya girişe de CHP’nin muhalefet etmemesi unutulmamalı. Üstelik ben Demokrat Parti’nin iktidarı boyunca ABD yanlısı politikalar izlediğini düşünmüyorum. Demokrat Parti iktidarı, NATO, CENTO, Ortak Pazar (Avrupa Birliği) ve Kıbrıs konularında etkin ve Türkiye çıkarlarını gözeten adımlar atmıştır; komşularla -özellikle SSCB ile- sorunlarda taviz vermeye yanaşmayan politikalar izlemiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin menfaatlerini önceleyen başta Kıbrıs olmak üzere akılcı ve hakkını koruyan bir dış politika Menderes Dönemine damgasını vurmuştur. Burada 1954-55 yıllarından sonra inisiyatif alan Kıbrıs’ta garantörlük hakkı dahil çok şey borçlu olduğumuz merhum Fatin Rüştü Zorlu’yu rahmetle ve saygıyla anmak isterim. Gelmiş geçmiş en başarılı Dışişleri Bakanımızdı. Kıymetini bilemedik. Astık.

5. Irak’ta bir darbe yaşandı hocam o darbeden sonra Türkiye’de Menderes yönetimi ne tür önlemler aldı?

Demokrat Parti’nin ve Adnan Menderes’in en başarısız olduğu alan tam da burasıdır. 27 Mayıs 1960 darbesi Türkiye’de bir milattır, sonraki bütün darbeler onun artçılarıdır. İşte Menderes 27 Mayıs’ın habercisi öncü darbeleri fark etmedi, fark etse de arkasındaki halk desteğinin bunu çözeceğini zannetti. 27 Mayıs Darbesinin ilk büyük sinyali 1957 Aralık ayında veriliyor aslında. Dokuz Subay Olayı ile. Ama gerek Menderes, gerekse Bayar inanılmaz bir hata yapıyorlar ve meselenin üstünün kapanmasına sessiz kalıyorlar. Aynı dönemde arkası arkasına birçok darbe var Ortadoğu’da. Biri de 14 Temmuz 1958 Irak darbesi. İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında petrol bölgesinin yavaş yavaş elinden kaymasına seyirci kalacağını beklememek lazım.

6. 27 Mayıs’a giden süreçte Türkiye’de neler yaşandı?

27 Mayıs 1960 darbesini anlatmaya 14 Mayıs 1950 seçimlerinden yani Demokrat Parti’nin ilk seçim zaferini kazandığı günden başlamamız gerekir. O gün bazı üst rütbeli subaylar Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye gitmişler, seçimlerin iptal edilmesi ve DP’lilerin tutuklanması için talimat beklediklerini söylemişlerdi. İnönü bu subaylara “6 ay duramazlar, beni Cumhurbaşkanı yapmak isteyecekler kabul etmeyeceğim” demiş ancak Demokrat Parti değil 6 ay, tam 10 yıl hem de üst üste 3 seçim kazanarak iktidarda kalmıştır. 10 yıl boyunca elbette çok hatası da olmuştur DP’nin. Ama Menderes’in dediği gibi “bir ev yapmazsanız kimse size niçin ev yapmadınız demez. Ancak bir ev yaparsanız, kimi penceresi niçin küçük oldu der, kimi de niye sarıya boyadın der”. İşte Demokrat Parti döneminde çok ev (hizmet) yapıldığından eleştirilecek birçok unsur bulunabilir. Bunların çoğu 1954-1957 yıllarında yaşanan olaylardır. Kırşehir’in ilçeye dönüştürülmesi, Emeklilik Kanunu, muhalefetin boykot ettiği yerel seçimler, İspat Hakkı, Hürriyet Partisi, Dördüncü Büyük Kongre ve 29 Kasım 1955 DP Grup Toplantısı gibi. Gerçi Demokrat Parti bu hatalarının çoğunu telafi edecek adımlar atmıştır ama az önce bahsettiğim Dokuz Subay olayına kayıtsız kalma, ekonomik sıkıntıları ve 1958 devalüasyonunu halka anlatamama, Vatan Cephesi, Tahkikat Komisyonu gibi yeni hatalara engel olamamıştır. Gerçi 27 Mayıs darbesinin önlenebileceğini düşünenler genellikle üç şarttan en az birinin gerçekleşmesi gerektiğini ifade ederler: Celâl Bayar’ın ve/veya hükümetin istifası, 1961 Ekiminde yapılacak seçimlerin erkene alınması, Tahkikat Komisyonunun faaliyetlerine son verilmesi. Hâlbuki Menderes, 27 Mayıs’tan iki gün önce 25 Mayıs günü Eskişehir Mitinginde “yolumuz seçim yoludur, erken seçim yoludur” sözleriyle 1961 Ekiminde yapılması gereken seçimlerin erkene alınacağını bildiriyor, Tahkikat Komisyonunun görevine de son verildiğini ilan ediyor. Demek ki 27 Mayıs’ı yalnızca iç dinamiklere bağlamak çok doğru değil. Ancak 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri gibi Türkiye içinde işbirlikçilerini harekete geçirerek sonuca ulaşan dış güçlerle de -tek başına- açıklamak mümkün değil. 27 Mayıs darbesinde iç dinamiklerin ve Menderes’in gerçekleşmeyen daha doğrusu gerçekleşemeyen SSCB gezisinin öne çıktığını vurgulamak isterim. Özetle 27 Mayıs’a giden süreçte iç dinamikler, içerideki olaylar çok önemlidir ama bazı devletlerin etkisi göz ardı edilemez.

7. 27 Mayıs’ı, Yassıada’yı nasıl değerlendiriyorsunuz hocam?

27 Mayıs 1960 Darbesi Türkiye’ye öyle kötülük yapmıştır ki, bugün yaşadığımız sorunların arkasında 27 Mayıs vardır desek abartmış olmalıyız. Bugün Türkiye’de 50-60 Bin dolara ulaşması gereken Kişi Başına Milli Gelir 10 Bin doların altındaysa; sanayide, bilimde, teknolojide dünyanın üçüncü liginde bile yer alamıyorsak, hukukun üstünlüğü, demokrasi, temel haklar ve özgürlükler gibi kavramlar lise vatandaşlık dersi kitaplarında kalıyorsa; ilkokuldan üniversiteye eğitim çökmüşse emin olun hepsinin sorumlusu 27 Mayıs 1960 darbesidir. 27 Mayıs darbesiKabakçı Mustafa’nın ve Patrona Halil’in 1960 versiyonudur. Ayrıca unutmadan, darbe kavramı ile ama,ancak, fakat, lakinsözcükleri hiçbir şartta bir araya getirilmemelidir. “27 Mayıs’ı yaptılar ama …” diye başlayan bir cümle kötü niyetlidir, demokrasiden, hukuktan hatta ahlâktan nasibini almamıştır. Elbette ki 27 Mayısın en yalın biçimde sistem/rejim tartışmaları içinde ele alınması uygundur. 1924 Anayasası, getirdiği kuvvetler birliği-görevler ayrılığısistemi ile hem tek partili, hem de çok partili siyasal hayatta ayakta kalmış; bu durum devletin kurumsal yapısını zedelemiştir. Tıkanıkları aşmanın birincil yolu kuvvetler ayrımı ilkesinden, demokrasiden ve hukukun üstünlüğü anlayışından geçmektedir.

Yassıada için de bir-iki şey söyleyelim. Dünya hukuk tarihinin patolojik örneğidir Yassıada. Kanunî (doğal) hâkim güvencesi, suç ve cezaların kişiselliği, suç ve cezaların geriye yürümezliği gibi evrensel hukukun birçok ilkesi hiçe sayılmıştır. Demokrat Partililere Yassıada’da zulmedilmiş, savunma hakları mahkeme başı tarafından “sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” denilerek ellerinden alınmıştır. Rahmetli Aydın Menderes’in Özel Kalem Müdürlüğünü yaptığım yıllarda Yassıada’da yargılananların pek çoğuyla tanışmış, kendi ağızlarından birçok Yassıada hatırası dinlemiştim. Şimdi ne zaman Yassıada kararlarını okumaya başlasam sinirimden elim ayağım titriyor. Ama şu da var ki, Yassıada Komutanı Tarık Güryay, Mahkeme Başkanı Salim Başol, Başsavcı Altay Ömer Egesel ve Yassıada zulmünün ortakları. Arkalarında nasıl bir iz bıraktılar, tarihte nasıl anılıyorlar ve anılacaklar. Bundan büyük bir ceza düşünemiyorum.

8. Son olarak Demokrat Parti tarihi ve Adnan Menderes açısından Afyonkarahisar’ın yeri ve önemi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Afyonkarahisar vilayeti yalnızca Adnan Menderes veya Demokrat Parti değil Türk siyasal hayatı açısından da çok özel bir yere sahiptir. Milli Mücadeleden itibaren tarihimizin bütün önemli olaylarında Afyon ilimizin doğrudan veya dolaylı bağlantısı bulunmaktadır. Biz soruya bağlı kalalım; birkaç cümle ile merhum Menderes’i ve Demokrat Parti’yi ele alalım.

Afyonkarahisar, 1946 seçimlerinde Çanakkale’yle birlikte Demokrat Parti’nintüm milletvekillerini kazandığı iki ilden biridir. Üstelik bu seçimler tarihe hileli seçim olarak geçmiştir. DP yapılan bütün hilelere rağmen bu başarıyı sağlamıştır. Sonrasında da 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde DP, yine firesiz kazanmıştır.Aslında 1946 seçimlerinden iki ay önce DP’nin boykot ettiği yerel seçimler vardır ki, bu daha ilginçtir. Genel merkezin boykotuna rağmen Afyonkarahisar’da Demokrat Partililer seçimlere katılmış ve kazanmıştı. Dönemin Afyon ValisiŞefik Bicioğlu, Afyon'dakiseçimi DP’nin kazandığı yolundaki haberleri önceyalanlıyor ama sonra kabulleniyor. Bu sefer de devreye yargı giriyor.Danıştay, DP’nin kazandığı Afyonkarahisar seçimlerini iptal ediyor. Afyonkarahisar Türkiye’de Demokrat Parti’ye ilk inanan vilayettir diyebiliriz. 

Menderes’e gelelim. Biliyorsunuz Adnan Menderes çok genç yaşta Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili seçiliyor ve milletvekili iken Hukuk Fakültesi’ni bitiriyor. CHP de 1939’da parti müfettişi olarak Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kütahya illerinde görevlendiriyor. Menderes bu görevi sırasında defalarca Afyonkarahisar’a geliyor, hatta bir belgeye göre 1940 yılında 70 günü burada geçiriyor. Menderes’in Başbakanlığı döneminde yani Demokrat Parti iktidarında Afyonkarahisar’a yapılan yatırımlar da ortada. Afyonkarahisar hem Menderes’in hem de Demokrat Parti’nin gözbebeği gibi olmuş. Afyonkarahisarlılar da Demokrat Parti’yi ve Menderes’i bağrına basmış. Ne ilginçtir ki, 1957 seçimlerinden sonra Demokrat Parti’ye mensup bir kişinin milletvekili seçimi ile parlamentoya girmesi için tam 61 yıl beklenecek ve 24 Haziran 2018 genel seçimleriyle Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal Afyonkarahisar milletvekili olarak TBMM’ye girecek.

İlave edeceğiniz bir şey var mı?

27 Mayıs darbesinin 61. yıldönümünde bütün darbeleri ve darbeci zihniyeti lanetliyorum. Her türlü vesayet rejimine karşı duran büyük milletimize güvenmek gerektiğini bir kez daha vurguluyorum. Menderes, Zorlu ve Polatkan başta olmak üzere milletimizin devreye girme mücadelesinin öncülerini rahmetle anıyorum.

Çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Darbecilerin karşısındayız
Darbecilerin karşısındayız
Arama çalışmaları sonuç verdi
Arama çalışmaları sonuç verdi