ABDULKADİR SELVİ

Trump İran’ı vurmak için geri sayımı başlattı iddiası

İdamı bekleyen mahkûm gibi ABD’nin İran’ı vurması bekleniyor. Bu size normal geliyor mu? Hani, 12 Gün Savaşları’nda İran’ın tüm nükleer altyapısı yok edilmişti.

Ya o yalan ya da bu kez ileri sürülen gerekçeler doğru değil. Ama Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın dediği gibi orman kanunlarının geçerli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. ABD’nin İran operasyonunu önlemek için son turlar yapılıyor. Katar’ın arabuluculuğu devam ediyor. Türkiye’nin çabaları sürüyor. Türkiye, Ortadoğu’nun ortasında istikrar adası gibi yükseliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın lider diplomasisinin önemi ortaya çıkıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında hem Putin’le hem Zelenskiy’le görüşebilen tek lider Erdoğan. ABD-İran geriliminde hem Trump’la hem Pezeşkiyan’la görüşebilen tek lider yine Erdoğan. Erdoğan, aynı zamanda iki tarafın da güven duyduğu bir lider. İran’ın en büyük müttefikleri Çin ve Rusya. Bu süreçte Çin Devlet Başkanı Şi’nin ya da Putin’in bir girişimini gördünüz mü? Erdoğan gibi bir lider zor gününde her ülkeye lazım. Boşuna denilmiyor; “Başın düşerse dara Erdoğan’ı ara” diye.

GÜÇ MERKEZİ

Özbekistan Cumhurbaşkanı Mirziyoyev’in, “Modern Türkiye sadece Müslüman dünyasında değil, küresel ölçekte büyük başarılar elde ediyor. Ankara’nın sesi uluslararası arenada daha gür biçimde yankılanıyor. Türkiye, jeopolitik arenada dünyanın güç merkezlerinden biri hâline geliyor” tespiti çok önemli.

GERİ SAYIM BAŞLADI

İran konusuna dönecek olursak, maalesef gelen bilgiler ABD’nin savaşa hazırlandığı yönünde.

Trump, savaşa giden sürecin ilk işaretini verdi. “Hamaney anlaşmazsa savaşı görür” dedi. Trump’ın bu uyarısını ciddiye almak lazım.

Trump, “Son tarihi İran’a verdim. İran biliyor bunu” demişti. Diplomatik kaynaklar bunu, “Kum saati boşalıyor” diye yorumluyor. 1 Şubat’tan itibaren geri sayımın başladığı söyleniyor. Trump’ın seri, şiddetli ve kısa sürede sonuç alıcı bir operasyon planladığı konuşuluyor. İran’ın liman kenti Bender Abbas’taki patlama, Amerikan müdahalesinin ayak sesleri olarak değerlendiriliyor.

12 Gün Savaşları da 13 Haziran 2025 tarihinde başladı ama ilk adım Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin helikopterinin düşürüldüğü 19 Mayıs 2024 tarihinde atıldı. İran test edilmeye başlandı.

CIA–MOSSAD KALBİNE KADAR SIZMIŞ

İran bunu doğru okuyamadı. Gereken tedbirleri almakta gecikti. CIA ve MOSSAD’ın İran’ın kalbine kadar girdiğini anlamadı. 12 Gün Savaşları’nın ilk gününde İran Genelkurmay Başkanı ve Devrim Muhafızları Komutanı başta olmak üzere üst düzey komutanlar ortadan kaldırıldı. CIA ve MOSSAD’ın İran’ın önemli sırlarını ele geçirdiği ortaya çıktı. İran Şahı Pehlevi, kaçtığı Mısır’da, “CIA altımı oymuş, haberim olmadı. Generaller CIA’dan talimat alıyormuş” demişti.

İran istihbaratının, nükleer programın başındaki Fahrizade suikastını 5 gün önceden yeri ve tarihiyle tespit ederek Devrim Muhafızlarına bildirdiği ama onların bunu ciddiye almadığı ortaya çıkmıştı. Fahrizade, 27 Kasım 2000 tarihinde filmleri aratmayan bir suikast sonucu ortadan kaldırıldı. Biz paralel devlet yapılanmasının ne olduğunu 15 Temmuz’da yaşadık.

İran’ın eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, “İsrail’e karşı istihbarat birimi kurduk, başına atadığımız kişi İsrail ajanı çıktı” demişti. İran’ın bu tür zaafları var. Hamas lideri İsmail Haniye, Tahran’da istihbaratın güvenli evlerinde yakından atılan bir füze ile vurularak öldürüldü.

HEDEF HAMANEY Mİ?

Trump, “Hamaney’in nerede saklandığını biliyordum. Ama onun hayatına son verilmesine izin vermedim” demişti. Bu da gösteriyor ki CIA’nın Hamaney’in nefes alışından bile haberi var. Bu kez Hamaney’i çekilmeye zorlayabilirler. Ya da Trump doğrudan Hamaney’i hedef alabilir. Venezuela’da Maduro’yu kaçırarak dünyaya karşı bir şov yapmıştı. İran’da ise Hamaney’i öldürüp ülkede bir karışıklık çıkarmayı planlıyor olabilir. Çünkü Trump uzun süreli bir savaşı doğru bulmuyor. Kısa süreli bir şov peşinde.

Tahran’a bombalar düşene kadar diplomasiyi zorlamakta fayda var. Ama gelen bilgiler, ABD harekâtı için geri sayımın başladığı yönünde. Şubat ayının ilk haftası denilmişti. Fazla uzun bir süre kalmadı.

EPSTEIN BELGELERİ İLE TRUMP’A ŞANTAJ MI?

Komplo teorilerini sevmem. Ancak tesadüflerin dahi planlı olduğu Ortadoğu’da yaşıyorsanız kafanızı kuma gömemezsiniz.

Trump ne zaman İsrail’in hedefleriyle ters düşse, Netanyahu’ya ne zaman “Makul ol Bibi” dese Epstein furyası başlıyor. Biz Epstein’i sapık ilişkiler ağı olarak görüyoruz ama ortaya çıkan belgelerden devasa bir istihbarat ağı olduğu anlaşılıyor. Dünyanın hangi tarafında gizli bir operasyon yapılmışsa mutlaka Epstein’le bağlantı kurulmuş.

İstihbaratta buna “bal tuzağı” deniliyor. Ama Epstein ondan öte bir işleve sahip. Doğrudan Mossad’ın şantaj adası olarak kullanılmış.

Bakalım hangi ülkede kimlere Epstein şantajı yoluyla ne tür operasyonlar yaptırdılar.

ZAMANLAMA İLGİNÇ

İsrail ve Netanyahu bir an önce İran’ın vurulması için çaba gösteriyor. Trump ise İran’ı vurma planında İsrail’i dışarıda tutuyor. Güç yoluyla İran’dan isteklerini elde etmeye çalışıyor. ABD bunu Küba’ya karşı “Domuzlar Körfezi Çıkarması”nda kullanmıştı. Sovyetlerin güçlü olduğu bir dönemde Küba’nın etrafını ablukaya almışlardı. Trump da Lincoln savaş gemisini göndererek İran’ı ablukaya almaya başladı.

Trump’ın İran’a müdahalesi geciktikçe Mossad’ın elindeki Epstein dosyası açılmaya, Trump’la ilgili yeni iddialar ortaya saçılmaya başlanıyor. Zamanlama ilginç değil mi?

AHMET HAKAN

Ünlülere uyuşturucu operasyonlarının beş mesajı

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya açıklamıştı: Son 2,5 yılda uyuşturucudan tutuklananların

sayısı: 100 bin 509.

Bunun anlamı şudur:

Uyuşturucu, şu anda Türkiye’nin en büyük sorunu.

Öyle yaygınlaşmış durumda ki,

klişe tabirle “beka sorunu” hâline gelmiş.

Ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonlarının mantığını anlayamayanlar için

yazıyorum.

Bu operasyonlarla toplumun her kesimine şu BEŞ MESAJ veriliyor:

BİR: Uyuşturucu konusunda ödün yok.

İKİ: Kimsenin gözünün yaşına, konumuna, popülaritesine bakılmıyor.

ÜÇ: En popülerleriniz bile yırtamıyor.

DÖRT: İster zengin ol ister ünlü, gereği yapılır.

BEŞ: Sakın bulaşmayın bu merete.

Kamuda İstihdam Sayısı 82 Bini Aştı: Detaylar Dikkat Çekti!
Kamuda İstihdam Sayısı 82 Bini Aştı: Detaylar Dikkat Çekti!
İçeriği Görüntüle

EPSTEIN BELGELERİNİ OKUMAK İÇİN

Sağlam bir mide gerekiyor.

Aşırı boş vaktin olması gerekiyor.

Öfke kursundan geçmek gerekiyor.

İki Bill’den nefret etmek gerekiyor.

İsrail’i akıldan çıkarmamak gerekiyor.

“Sapık bunlar, sapık” tepkisini hazır tutmak gerekiyor.

TRUMP İLE HAMANEY ARASINDAKİ FARKLAR

TRUMP: Dünyevi, yaramaz ve sonsuz matrak.

HAMANEY: Uhrevî, çatık kaşlı ve sonsuz sıkıcı.

TRUMP: 79 yaşında, 1.90 boyunda, yüz kilo ağırlığında ve İkizler burcu.

HAMANEY: 86 yaşında, 1.75 boyunda, 70 kilo ağırlığında ve Yengeç burcu.

TRUMP: En büyük hobisi: Golf oynamak.

HAMANEY: En büyük hobisi: Hafız-ı Şirazi’ye özenip şiir yazmak.

TRUMP: Hitabet açısından: Dilinin kemiği yoktur, paldır küldür konuşur, çok konuşur.

HAMANEY: Hitabet açısından: Hutbe verir gibi konuşur, vaaz eder gibi konuşur.

TRUMP: Dans ederek meydan okur.

HAMANEY: Slogan attırarak meydan okur.

TRUMP: Kriz çıktığında: Tehdit eder, sürekli aynı şeyleri söyler.

HAMANEY: Kriz çıktığında: Sığınağa iner, yüzünü pek göstermez.

TRUMP: Mizah duygusu: Çok yüksek, Cem Yılmaz gibi şov yapıyor.

HAMANEY: Mizah duygusu: Çok düşük, bir tanecik Temel fıkrası bile anlatamaz.

YUSUF ALEYHİSSELAM’I BİR RAHAT BIRAKIN

Uyuşturucudan tutuklanan Mehmet Akif Ersoy’un babası Nadir Ersoy şöyle demişti:

“Benim oğlum girdiği hücreden Yusuf Aleyhisselam gibi güçlenerek çıkacak, Allah’ın izniyle.”

Ünlülere uyuşturucu operasyonlarının beş mesajı

CHP’li Seyit Torun, İmamoğlu’nu kastederek şu paylaşımı yaptı:

“Bir bakmışsın Yusuf kuyudadır, zordadır. Bir bakmışsın Yusuf Mısır’a sultandır.”

Nedir Yusuf Aleyhisselam’ın bunların elinden çektiği.

Bir rahat bırakın Yusuf Peygamber’i.

CHP-DEM YAKINLAŞMASI SAYGISIZCA BİTEBİLİR

Malum, SDG meselesi nedeniyle iktidar ile DEM gerilince,

gündelik politik taktiklere pek meraklı CHP de fırsat bu fırsat diyerek DEM’le yakınlaşma

çabası içine girdi.

Tatsız bir haberim var CHP’ye.

Çok yakında:

Terörsüz Türkiye süreci yeniden hararetlenebilir.

DEM yeniden Cumhur İttifakı’yla ilişkilerini geliştirebilir.

CHP yeniden ikincil plana düşebilir.

BİRİ İMAMOĞLU’NA SÖYLESİN

İmamoğlu şöyle demiş:

“Resmî ve eğitim dilimiz Türkçe kalmak şartıyla okullarımızda Kürtçe’nin öğretilmesinin

önünü açalım.”

Biri İmamoğlu’na şunları söylesin:

Okullarımızda Kürtçe’nin öğretilmesinin önü açık.

2012 yılında yapılan yenilikle Kürtçe seçmeli ders olarak okutuluyor.

Beş farklı üniversitede de Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri var.

Ne yani? Vaat etmeden önce vaat edilenle ilgili en küçük bir araştırma bile yapılmıyor

mu?

BU ADAM ROBERT KOLEJ’DE NASIL GÖREV YAPMIŞ

Epstein belgelerinde adı çok geçen isimlerden biri de Landon Thomas Jr.

Bu adam 2019 yılına kadar Robert Kolej’in mütevelli heyetindeymiş.

Robert Kolej’in mütevellisiyken sapıklar şahı Epstein’e bir e-posta göndermiş.

Aşağı yukarı şu tarzda bir e-posta: Türkiye acayip muhafazakârlaşıyor azizim. Aman

bize yardım. Bu İslami muhafazakârlığa karşı bizim koleji güçlendirmemiz lazım. Parayı

nereden buluruz acaba.

Korkunç bir olay bu. Adam resmen küresel sapıklar şahından, “Türkiye

muhafazakârlaşıyor” diye yardım istiyor.

Bu adamın bir zamanlar Robert Kolej’in

göbeğinde yer alması… Korkunç ötesi.

DİDEM ÖZEL TÜMER

Irak neden DAEŞ’lilere ev sahipliği yapıyor?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, daha önce birkaç kez Batılıların DAEŞ’lileri “koyacak yer bulamadıkları için” Suriye’de YPG’den gardiyanlık hizmeti aldıklarını söyledi. Bazı ülkeler, DAEŞ mensubu vatandaşlarını sınırları dışında tutmayı terörizmle mücadelede en güvenli yol olarak buldu. “Parası neyse verelim, gittiği yerde kalsın” anlayışında oldular. 15 yaşında DAEŞ’e katılan Şamima Begüm en bilinen örneklerden. Begüm, çocuğuyla Birleşik Krallık’a dönmeye çalıştı ancak kabul edilmedi. Onun gibi başkaları da vatandaşlıktan çıkarılarak bulundukları yerde bırakıldı.

CENTCOM, 21 Ocak’ta Suriye’de tutuklu bulunan 150 DAEŞ’linin Irak’a nakledildiğini açıkladı. Irak basınına göre o günden bu yana transfer edilenlerin sayısı 500’ü aştı. Toplam 7 bin kişinin nakledileceği belirtiliyor.

Peki neden Irak?

Buna farklı cevaplar veriliyor. Kimine göre Irak’ın şartları Suriye’ye göre daha uygun. YPG, daha önce de ABD’ye şantaj yapmak için DAEŞ’lilerin bulunduğu hapishanelerin kapısını açmıştı; son çatışmalarda da bu durum tekrarlandı. Şam yönetiminin kapasitesi henüz yeterince gelişmiş değil. Bu yüzden Irak.

Kimine göre ise ABD ve Batı, Şara yönetimine henüz tam güvenemiyor. Ancak bu yorum birkaç nedenle gerçekçi değil. Birincisi; Şara da DAEŞ ile savaştı. Hatta J. Jeffrey’in Deniz Kilislioğlu’na verdiği röportajdan, ABD’nin HTŞ ile DAEŞ’e karşı iş birliğinin köklerinin bildiğimizden daha eski olduğunu öğrendik. Suriyeli DAEŞ’liler de Suriye’de kalmaya devam ediyor. Jeffrey şöyle demişti: “Onların gardiyanlığını yapmak gerçekten çok zor bir iş ve şimdi bu sorumluluk paylaştırılıyor; bu da anlaşılır.”

İkincisi; ABD, Şara yönetimini DAEŞ ile mücadele koalisyonuna yakın zamanda resmen dahil etti. Artık birlikte operasyon yapıyorlar.

Üçüncüsü; geçtiğimiz günlerde Palmira’daki DAEŞ saldırısını yapan kişi Suriyeli bir güvenlik mensubuydu ancak ölenler sadece ABD’liler değildi, Suriyeliler de vardı.

Irak’taki yerel kaynakların değerlendirmesi ise çok daha basit: Çünkü Suriye’deki DAEŞ’lilerin yüzde 60’ı Iraklı.

Irak, 2025’te Suriye’deki kamplardan 29 seferle vatandaşı olan aileleri taşıdı. Bugüne kadar taşınan kişi sayısı yaklaşık 30 bin. Bu kişiler Musul civarındaki Ceda 1 ve Ceda 2 adlı kamplara yerleştirildi. Nakledilen 150 DAEŞ mahkûmunun ise “birinci derecede tehlikeli kadrolar”, yani örgütte üst kademelerde görev alan kişiler olduğu belirtiliyor. Bunların da Süleymaniye, Bağdat ve Zikar gibi vilayetlerdeki yüksek güvenlikli cezaevlerine yerleştirilmesi bekleniyor.

Peki Irak, her açıdan kendisi için yüksek maliyet üretebilecek böyle bir işe neden gönüllü oldu?

Irak, DAEŞ teröründen çok çekti. Dolayısıyla hesaplaşmak istiyor. Terörle mücadeledeki kararlılığını DAEŞ’lileri yargılayıp cezalandırarak gösterebilecek. Bir başka neden ise kampların “yeni jenerasyon DAEŞ’liler” için bir tür okul işlevi görmesi. “Irak’ta her zaman bir DAEŞ korkusu vardı” diyen bir uzmana göre Irak, bu kişilerin gelecekte kendisi için tehdit oluşturmasından endişe ediyor.

Konunun Suriye ile bağlantılı bir yönü de var. Şara’nın yönetime gelmesinden sonra Bağdat’ta “yeni bir Sünni dalgası korkusunun” ortaya çıktığı belirtiliyor. Adı yeniden başbakanlık için geçen ve Şii politikalarında etkili olan Nuri Maliki ile Kays Ghazali gibi isimler bu görüşleri dillendirenler olarak anılıyor. Yani bir de “kontrol amacı” söz konusu.

Bir uzmana göre Bağdat yönetiminin üstlendiği bu ev sahipliği, esasında iki yönlü işleyecek bir mesele. Bağdat böylece bir yandan kendisini DAEŞ’e karşı mücadele koalisyonu güçlerinin merkezi hâline getirecek. Böylece kendisine ihtiyaç duyulacak. Ayrıca yükü tek başına üstlenmeyecek. Başka ülke vatandaşlarının getirilmesinin destek şartına bağlandığı, bazı mahkûmların ise kendi ülkelerine gönderilmeleri şartıyla kabul edildiği belirtiliyor.

Nitekim geçtiğimiz günlerde Irak Dışişleri Bakanlığı, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın, Bakan Fuad Hüseyin’i aradığını ve Irak hükümetine DAEŞ üyelerini kabul etmesinden dolayı “minnettarlığını” dile getirdiğini açıkladı. Daha önemlisi, Hüseyin’in “mahkûmların güvenlik ve mali yüklerinin yalnızca Irak tarafından karşılanmaması gerektiğini” vurguladığının altı çizildi.

Bu ev sahipliği, Bağdat’a elbette İran-ABD arasındaki gerilim sürecinde teröre karşı faaliyetler konusunda iş birliği çabasını gösterme imkânı da tanıyacak.

DAEŞ’le mücadelede bu yeni aşamanın nasıl seyredeceği ise merak konusu.

NEBİ MİŞ

Sistem krizi kalıcı bir kırılma mı, geçiş süreci mi?

1990’ların ilk yarısında önce Fukuyama, ideolojik mücadelenin sona erdiğini, liberal demokrasinin ve dolayısıyla liberal düzenin insanlığın nihai yönetim biçimi olarak galip geleceğini iddia etti.

Buna göre büyük savaşlar dönemi sona ermiş, nihai durağa ulaşılmıştı. Tek kutuplu dünyada ABD merkezli düzen kalıcı olacaktı. Huntington buna itiraz etti. İdeolojiler değil, kimlikler çatışacaktı. Özellikle Batı ile İslam dünyası arasında derin fay hatları oluşacaktı. 11 Eylül saldırıları sonrası bu kehanetin gerçekleştiği argümanı epeyce alıcı buldu.

2010’ların hemen öncesinde yaşanan finans krizleri ve Çin’in yükselişi üzerinden “liberal düzen krizde mi?” sorusuna cevap arandı. Liberaller, bir krizin yaşandığını ancak liberal düzenin reforme edilerek kurtarılabileceğini savundular. Kissinger gibi bazı isimler, kapitalizmin krizlerden beslendiğini söyleyerek çözümün de yine sistem içinde olduğunu öne sürdüler.

Bu tartışmalar yapılırken popülizm ve milliyetçilik yükseldi. Finansal krizler, çatışma ve savaşlar giderek arttı. Uluslararası hukuk ve normlar, güçlünün çıkarına değilse göz ardı edildi. Büyük güçler, kendi çıkarlarına olan her şeyi mübah gördüler. Irak başta olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarında milyonlarca insanın çeşitli bahane ve yalanlarla öldürülmesine göz yumdular.

Ve en nihayetinde kurala dayalı düzenin aşındığı kabul edildi. Bu aşamada, “eski düzenin çözüldüğü ancak yerine yenisinin kurulamadığı” tespitinden hareketle reformların yapılabileceğine, kurumların yeniden işlerlik kazanacağına ve uluslararası düzenin toparlanabileceğine dair beklentiler de az değildi.

2020’lerle birlikte dünya düzeni ile ilgili bir cümle kurulacağında “belirsizlik”, “türbülans”, “parçalanma”, “kuralsızlık” gibi kriz temelli kavramlarla söze başlandı. Her yeni gelişme ve krizin dönemsel olabileceğine yönelik tartışmalar da eş zamanlı olarak sürdürüldü. Bir geçiş döneminde olunduğu varsayımı farklı gerekçelerle dile getirildi.

Tam bu tartışmalar sürerken geçtiğimiz hafta, liberal düzenin en önemli tartışma platformlarından biri olan Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda, Kanada Merkez Bankası’nın eski başkanı ve şu an başbakan olan Mark Carney, içinde bulunduğumuz dönemi “bir geçiş değil, kırılma dönemi” olarak adlandırdı. Carney’in konuşmasında öne çıkan argümanlar tüm dünyada yankı uyandırdı.

Yıllardır konuşulan düzen krizinin “geri döndürülemez bir kopuş” olduğu yönündeki değerlendirmeler birçok analizle desteklendi. Trump politikalarının, norma dayalı düzeni, kurum ve kuralları ile ittifak ilişkilerini ciddi şekilde aşındırdığı bu tartışma üzerinden geniş kabul gördü.

Carney’in konuşmasında, güç kullanımı ve zorbalığın meşrulaştırıldığı, güçlülerin istediği gibi hareket ettiği bir dünyada zayıfların buna katlanmak zorunda olduğu tespitleri de vardı. Bu tespitlerin ardından yeni bir siyaset çağrısı yaparak orta güçlere sorumluluk düştüğünü söyledi. Kanada’yı da bir orta güç olarak gördüğü için, güce dayalı düzende orta güçlerin koalisyonlar oluşturup çıkarlarını koruma yöntemleri geliştirmezlerse ayakta kalamayacaklarını öne sürdü. Orta güçlere, “Masada değilseniz menüde olursunuz” metaforuyla harekete geçme çağrısı yaptı.

Kanada Başbakanı’nın bu konuşmayı yapmasını zorunlu kılan gelişmenin Trump’ın Kanada’ya yönelik tutumu olduğunu hatırlatmaya gerek yok. Kendi ülkesi zorda olduğu için, can havliyle “Bir şey yapmazsak hep birlikte batacağız” diyor.

Carney’in söylediklerinin bizler için şok edici ya da yeni bir yönü yok. Bu tespitler, geriden gelen utangaç bir itiraftan başka bir şey değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan, küresel sistemin İkinci Dünya Savaşı sonrası güçlünün çıkarına göre dizayn edildiğinin altını çizerek küresel adaletsizliğin hüküm sürdüğünü yıllardır söylüyor. “Küresel adil düzen” çağrısı yapıyor. İnsanlığın geleceğinin sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamayacağını tekrarlıyor.

Düzen kendi lehlerine işlediği için bugüne kadar küresel adaletsizlik çağrılarına kulak tıkayanlar, şimdi “Yalan içinde yaşamayalım, düzen sanki hâlâ işliyormuş gibi davranarak kendimizi kandırmayalım” diyor.

Türkiye, mevcut küresel sistemin bir kırılma anında olduğunu çok önceden öngören ülkelerden biri. Politikalarını da bu varsayıma göre şekillendiriyor. Düzen kırılmasından endişe edenler, inandırıcı olabilmek için önce “adil bir küresel düzen inşası” çağrısı ile işe başlamalılar. Aksi hâlde “düzen”, dünyanın geri kalanı için şu ana kadar da çok bir anlam ifade etmiyordu.

OĞUZHAN BİLGİN

Epstein: ABD mi İsrail’i belirliyor, İsrail mi ABD’yi?

“Eskiden ABD’yi İsrail lobileri yönetiyordu; çok güçlüydüler ama artık o kadar güçlü değiller.”

Bu sözler ABD Başkanı Donald Trump’a ait.

Uzun bir süredir, başta televizyon ekranları ve köşe yazılarım olmak üzere şunu iddia ediyorum: Elbette İsrail’in kuruluşu ve sistematik biçimde desteklenmesi önce İngiliz, ardından da ABD emperyalizminin bir projesidir. İsrail, ABD’nin Orta Doğu’daki koçbaşıdır. Bu tez, teorik olarak doğrudur ve tarihsel zemini vardır.

Ancak pratikte bu ilişki, özellikle son on yıllarda çok daha girift ve problemli bir hâl almıştır. Emperyalist merkez olarak ABD’nin belirleyiciliğinin mutlak olması gerekirken, İsrail’in zaman zaman ABD çıkarlarına dahi aykırı olacak biçimde Amerikan siyasetini manipüle edebildiği görülmektedir.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, NATO müttefiki ve bölgesel güç Türkiye varken ABD’nin uzun yıllar terör örgütü PKK ile birlikte çalışmasıdır. Pek tabii emperyalizmle izah edilebilecek bu tercih, “züccaciye dükkânına giren fil” misali bu kadar pervasız ve kaba biçimde yürütülüyorsa, burada İsrail’in yönlendirici rolünü düşünmek de meşru hâle gelir.

Öyle ki “İsrail’in her yaptığına ‘evet’ demek ABD ulusal çıkarlarına aykırıdır” diyen Yahudi kökenli akademisyenler dahi ABD akademyasından tecrit edilebiliyorsa; Orta Doğu’dan çekilmeyi savunan başkan adayı Trump’a suikast düzenleniyorsa; İsrail’i Gazze nedeniyle eleştiren MAGA hareketinden Charlie Kirk herkesin gözü önünde öldürülüyorsa; ABD ile ticari ilişkileri yüksek olan ve ülkenin en büyük Amerikan üssüne ev sahipliği yapan Katar İsrail tarafından vurulabiliyorsa, burada durup daha derin düşünmek gerekir.

Kuşkusuz ABD’nin kritik kurumlarında ve elitlerinde Yahudi ağırlığı malumdur. Ancak gelinen noktayı yalnızca bu olguyla açıklamak artık yeterli değildir. Tam da açıklamanın yetersiz kaldığı yerde Epstein meselesi devreye girmektedir.

Epstein, Mossad ajanı olarak ABD’de nereden geldiği belli olmayan parası, uzun süren dokunulmazlığı ve çevresinde kurduğu ilişkilerle devasa bir şantaj ağının başında yıllarca oturmuş bir figürdür. Bu iğrenç mahlukun “yalnızca bir sapık” olmadığı bugün herkes tarafından görülüyor.

Bu tablo tek başına bile, ortada sıradan bir suç örgütünden çok daha fazlası olduğunu düşündürmektedir.

ABD’nin İsrail tarafından rehin alınması meselesi, yalnızca Yahudi sermayesinin medya ve bankalar üzerindeki etkisiyle ya da yargı, istihbarat ve Kongre’deki nüfuzuyla açıklanamaz. Epstein örneği, bu ilişkinin aynı zamanda organize bir şantaj mekanizması üzerinden yürütüldüğünü de göstermektedir.

Tam bu noktada şu sorular daha anlamlı hâle gelir:

Nasıl oluyor da CENTCOM komutanları, Trump’ın ilk döneminde, ABD Başkanı’nın Suriye’den çekilme talimatlarına karşı çıkabiliyor?

Nasıl oluyor da ABD Kongresi’nde Lindsey Graham gibi isimler, önce ABD’nin PKK’ya desteğini eleştirirken bir süre sonra birdenbire Kandil’deki örgüt mensuplarından daha fazla PKK jargonuyla konuşmaya başladı?

Nasıl oluyor da Trump, İran’a yönelik saldırıları İsrail’e hakaretler ederek ve yüksek sesle durdururken, ertesi gün Pentagon kaynaklı “Trump yalan söylüyor, nükleer tesisler yok edilmedi” sızıntıları ana akım medyaya servis edilebiliyor?

Bugün açıklanan Epstein belgeleri, ABD elitlerinin İsrail tarafından rehin alınarak birer aparata dönüştürüldüğüne açıkça işaret etmektedir.

Bu nedenle ABD–İsrail ilişkisini açıklamak için çok daha derinlikli analizlere ihtiyaç var. Aksi hâlde ne Trump ile İsrail yanlısı müesses nizam arasındaki mücadele doğru okunabilir ne de ABD’nin PKK’yı neden bir noktada ortada bıraktığı anlaşılabilir. Bunu kavrayamayanlar, Türkiye’nin bölgesel sorunlarını hangi dinamikleri dikkate alarak çözdüğünü ve bundan sonra nasıl çözeceğini de anlamakta zorlanacaktır.

AA ANALİZ | MEHMET UÇUM

Terörsüz Türkiye ve bölgeye geçiş sürecinde Kürtlerin geleceği

TANITIM VE MEDYA BAŞKANLIĞI

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türkiye halkının tüm unsurlarının olduğu gibi Kürtlerin de millî devletidir. Kürtler, Türk milletinin asli kurucu unsuru ve maddeten ayrılamaz parçasıdır. Türkiye Yüzyılı, Türk ve Kürt yüzyılıdır.

Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinde ilerlemeler

Bir devlet inisiyatifi olarak başlayan ve devlet politikası olarak devam eden Terörsüz Türkiye hedefine yönelik süreç, bu süre zarfında terörsüz bölge amacıyla birleşerek çok önemli bir aşamaya geldi. Görünür yönüyle 1 Ekim 2024’ten beri devrede olan Terörsüz Türkiye’ye geçiş süreci, geçen 16 aylık zamanda birçok ilerlemeyle hedefe erişmenin eşiğine ulaştı.

Bu ilerlemelerin öne çıkanlarına değinmek gerekirse; önce Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) 1 Ekim 2024 yasama yılı açılışında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı tarihî konuşmayla ve MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin öncü hamleleri ve olağanüstü katkılarıyla Terörsüz Türkiye hedefine yönelik devlet inisiyatifi devreye girdi.

27 Şubat 2025’te PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan’ın tarihî ve genel bağlayıcı çağrısı yayımlandı.

12 Mayıs 2025’te terör örgütünün fesih kararı ilan edildi.

11 Temmuz 2025’te silah yakma merasimi yapıldı.

Terör örgütünün içerideki varlığının son derece minimal olması sebebiyle sembolik görünse de örgütün Türkiye’den çekilme kararı da önemli bir adım oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 12 Temmuz 2025’te yaptığı, tarihe geçen “Kardeşlik Manifestosu” konuşmasıyla Terörsüz Türkiye hedefi yeni bir aşamaya geçti.

Bu yeni aşamanın en önemli hamlesi, 5 Ağustos 2025’te TBMM’de Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun kurulmuş olmasıdır.

Devam eden süreçte, yakın zamanda TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun dinleme faaliyetini tamamladıktan sonra hazırlıklarına başladığı, muhtemelen ayrı bölümler hâlinde olacak geçiş süreci hukuku ve demokrasi raporunu TBMM Başkanlığına sunması bekleniyor. Rapordan sonra geçiş sürecine ilişkin kanun teklif taslağının gündeme gelmesi ve devamında kanun teklifi olarak TBMM Başkanlığına sunulması öngörülüyor.

Geçiş süreci kanununun elbette tespit ve teyitlere bağlı olarak TBMM’de kabul edilip Cumhurbaşkanımız tarafından yayımlanmasından sonra pratik olarak geçiş sürecinin iş ve işlemleri devreye girer. Böylece Terörsüz Türkiye’ye geçiş süreci tamamlanma aşamasına ulaşmış olur.

Bu noktada Cumhur İttifakı’nın Terörsüz Türkiye hedefine ulaşmak konusunda ortaya koyduğu güçlü iradenin ve yüksek kararlılığının altını çizmek gerekir. Cumhur İttifakı’nın kararlı duruşunun özellikle TBMM’nin çalışmalarında güvence olduğu ve sürecin ilerletilmesinde belirleyici olacağı rahatlıkla söylenebilir.

Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölgeye geçiş süreci, devlet kurumlarının titiz çalışmaları ve Cumhur İttifakı’nın kararlı yaklaşımlarıyla emin adımlarla yoluna devam ederken, Öcalan’ın da deyimiyle süreci baltalama girişimleri de sürüyor.

Özellikle Suriye’deki gelişmeler üzerinden bazı çevrelerce Kürtlerin geleceğine ilişkin karamsarlık yaymaya çalışan bir tartışma açıldı. Çeşitli niyetlerle ve hesaplarla sanki bir felaket tablosu oluşmuş gibi Kürtlerin geleceği için ağıtlar yakanlar çıktı. Bu durum hâlâ bazı odaklar tarafından sürdürülüyor. Kürtlerle ilgili istismar siyasetleri sonsuz çeşitlilikte piyasaya sürülüyor. Kürtlerin duygusal kopuşu iddiaları ortaya atılıyor; ancak Kürtlerin “nereden ve nasıl duygusal kopuş yaşadığı” sorusuna somut bir cevap veril(e)miyor. Geçmişte olduğu gibi jenerik sözlerle ve hilekâr bir dille Kürtlere yönelik ideolojik manipülasyonlar yapılıyor.

Kürtlerin içindeki etnikçi kimi unsurlar, sanki yeni bir şey söylüyormuş gibi bölücülüğün dilini kah liberalizmle, kah ümmetçilikle, kah “bağımsız egemen millet” diyerek ihya etmeye çalışıyor. “Duygusal kopuş” aldatmasıyla “vatandaş ulusçuluğu yerine etnik ulusçuluk” yaklaşımına alan açma çabasına giriliyor.

Kürtlerin siyasi temsil ve eşitlik sorunu olduğunu, statü haklarının tanınması gerektiğini, egemen millet olduklarının kabul edilmesini dillerine pelesenk edenler, bütün konuyu etnik kimlik siyasetine bilinçli olarak indirgiyorlar. Bunların derdi Kürtlerin varoluşlarını güvence altına almak değildir. Tam tersine, Kürt etnik kimliğini istismar ederek ve Kürtleri riske atarak münfesih terör örgütünün artık unsurlarına dayanan İsrail destekçisi bir uydu devlet kurulabilir mi veya o yolda özerk bölgelerle ilerlenebilir mi, onun arayışı içindeler. Diğer bir deyişle, Kürtleri bölgedeki güç savaşlarının malzemesi hâline getirmek isteyen siyonist ve emperyalist projelerin daimi destekçileriyle “şimdilik destek verelim de ileride düşünürüz” diyenlerin hepsinin iş birliği içinde Kürtleri istismar ettikleri bir durum ve dönem yaşanıyor.

Sahadaki durum ve münfesih terör örgütünün artık unsurlarının yol ayrımı

Gerçek duruma bakıldığında Suriye’de münfesih terör örgütünün artık unsurları, Kürtlerin yerine örgütsel fetişizmi koydu. Suriye Kürtleri için değil, örgüt için egemenlik, yetki, hükümranlık ve güç talep ettiler. Oysa örgüt iktidarı peşinde koşanlar, hiçbir yerde Kürtlerin geleceğine ilişkin söz söyleyemez. Örgütün fark etmesi gereken budur.

Artık şu net olarak ortaya çıktı: Münfesih terör örgütünün bakiye unsurları, bırakın bölgedeki Kürtlerin tamamını temsil etmeyi, Kürtlerin bir kısmını dahi temsil kabiliyetini yitirme noktasına geldi.

Bir dönem Kürtlerin belli bir kesimini kitle gücü olarak kullanan münfesih terör örgütünün bu pratiği de tamamen sona erdi. Bunun anlamı, münfesih terör örgütünün artık unsurlarının hangi coğrafyada olursa olsun bir kısım Kürt kesimiyle dahi gönül bağlarının çözülmekte olduğudur. Bu çözülmenin ana sebeplerinden biri de örgüt unsurlarıyla kitle arasında taleplerde, beklentilerde ve gelecek tasavvurunda tam bir yabancılaşmanın ortaya çıkmasıdır. Bu nedenle bu unsurlar, Suriye’deki ajandalarıyla Suriye Kürtlerinin temsili ve hakları arasında somut bağ kuramadılar. Kendileri için bir iktidar alanı peşine düştüler ve kaybettiler.

Suriye’nin Kürtleri kazanırken YPG’yi devam ettirme gayretindeki münfesih terör örgütünün artık unsurları, kendilerine güç alanı sağlama stratejisinde başarısızlığa uğradı. Bu unsurların bundan sonra yapması gereken şey, Suriye Kürtlerinin haklarına sahip çıkmak, bu hakların kalıcılaşması için çaba göstermek ve Suriye Devletiyle bütünleşme konusuna yoğunlaşmaktır. Sadece kendilerine iktidar sağlama hevesinden vazgeçmeleri artık bir zorunluluktur.

Şu da görülmelidir ki münfesih terör örgütünün tüm artık unsurları bakımından şartlar kökten değişti. Artık sistematik terör ve elde silah yoluyla bir pratik yürütme imkânları kalmadı. Bu unsurların yeni bir yola girmeleri tek çareleridir. Bu yol, Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedeflerine destek vermek ve demokratik bütünleşme süreçlerinde yer almaktır. Bu noktada Öcalan’ın liderliğine bağlı kalmaları, 27 Şubat deklarasyonunun gereğini yapmaları ve bundan sonra da Öcalan’ın bütünleşme perspektifine uygun davranmaları, kendileri bakımından en doğru seçenek olur. Aksi takdirde ya tamamen tasfiye olurlar ya da son derece marjinal kalırlar.

Kaynak: GAMZE KARABULUT