1. ABDULKADİR SELVİ / ERDOĞAN SESSİZ Mİ KALDI

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, aynı anda kardeşlik deyip yine aynı anda düşmanlık yapmayı becerebilen, böylece kendi kendini tekzip eden bir siyasetçi.

Oysa kardeşlik ile düşmanlık bir arada bulunmaz. Özel, Venezuela’da darbe yapıp meşru Devlet Başkanı Maduro’yu bir korsan gibi kaçırıp Amerika’ya getiren Trump’ı değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef aldı.

CESUR BİR LİDER

Erdoğan’ın korkusu yüzünden Trump’a karşı sessiz kaldığını iddia etti. Özgür Özel bunu daha önce de yapmıştı. Erdoğan, öyle Batılı liderlerin kapısında ağlayan birisi değil, cesur bir lider. 15 Temmuz’da darbeyi püskürtmüş; darbecilerin savaş uçaklarına, tanklarına, toplarına meydan okumuş bir lider. Askerî vesayeti geriletmiş, 28 Şubat ve 12 Eylül darbecilerinden hesap sormuş bir lider. Davos’ta İsrail Başbakanı Şimon Peres’e “One minute” çekmiş, Amerikan Başkanı’na “O Biden ise ben de Erdoğan’ım” diye seslenmiş birisi. Erdoğan, dünyanın en cesur liderlerinden biri olarak gösterilir.

DEVLET SORUMLULUĞU

Muhalefette konuşmak kolay. Ancak Erdoğan, omuzlarında milletin yükünü, devletin sorumluluğunu taşıyor. Devlet sorumluluğu ile hareket ediyorsanız neyi, ne zaman söylemeniz gerektiğini iyi ayarlamanız gerekiyor. Cesur olmak aynı zamanda akıllı olmayı, ilmî siyasetle hareket etmeyi gerektirir. Arabayı atın önüne koymamak gerekir. Doğrusu, atı arabanın önüne koymaktır.

TRUMP’LA GÖRÜŞECEK

Erdoğan, bir aksilik olmazsa bugün Trump’la görüşecek. Türkiye ile ABD arasında çok hayati konular var. CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, Türk Silahlı Kuvvetleri için gerekli olan F-16 ve F-35 uçaklarının alımı, Halkbank davası, SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu gibi.

Ayrıca Netanyahu kısa bir süre önce ABD’deydi. Trump’la Gazze anlaşmasının ikinci aşamasına geçilmesi konusunu ele aldılar. Gazze’ye Mehmetçiğin gitmesi konusu ise ayrı bir başlık olarak duruyor.

ERDOĞAN–TRUMP İLİŞKİSİ

Erdoğan ile Trump ilişkisinin iyi olması Türkiye’nin menfaatine. PKK demek ABD demek. SDG demek ABD demek. “Terörsüz Türkiye” bizim için beka meselesi. Bu süreci başarıyla yönetmemiz lazım. Özgür Özel, ısrarla Erdoğan ile Trump’ın arasını bozmaya çalışıyor. Biz buna “fitne siyaseti” diyoruz. Sanıyorum Özel, Erdoğan’ı kıskanıyor.

TÜRKİYE’NİN MENFAATLERİ

Allah’tan Özgür Özel’i kimsenin ciddiye aldığı yoktur. Avrupa’daki sosyalist liderler bile randevu vermiyor.

Sosyalist liderler toplantısında, “Costa benimle 5 dakika görüşmedi” diye sitem etmişti. Erdoğan’ın önceliği Türkiye’nin menfaatleri. Yoksa Erdoğan “Eyyy Trump” diye başlasa oy oranı artar. Erdoğan ile Trump’ın arası bozulsa Türkiye’nin menfaatine mi olacak? Erdoğan, ne zaman, nerede, nasıl tepki vereceğini bilen bir lider. Dünyanın en tecrübeli liderlerinden biri. Trump ile Maduro arasındaki gerilimin tırmandığı dönemde Erdoğan, Maduro’yu telefonla aramış, yapabileceği bir şey olup olmadığını sormuştu. Meşru bir Cumhurbaşkanı olarak Maduro’nun bir uyuşturucu baronu gibi yatağından alınıp Amerika’ya kaçırılması hazmedilebilecek bir şey değil.

“Karayip korsanları”nın yapabileceği bir eşkıyalık. Erdoğan, o konuda ne söylenmesi gerekirse zemininde ve zamanında söyler. Ancak yukarıda saydığım gibi Trump’la Türkiye için hayati konuları ele alacağı bir görüşme öncesinde bunu yapmasının Türkiye’ye bir faydası yok. Tam aksine zarar verir.

TÜRKİYE ZARAR GÖRÜR

Erdoğan, Özgür Özel’in kafasına uysa Trump’la ilişkilerini bozsa Türkiye bundan ne kazanacak? CAATSA yaptırımları mı kalkacak, F-16 ve F-35 uçakları mı alınacak, Halkbank davası mı çözüme kavuşacak, SDG-PKK konusu mu çözülecek?

Cesaret denilince Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın göbek adı “cesaret” olsa gerek. Bunu tüm dünya bilir. Ama cesaret aynı zamanda akıllı olmayı gerektirir. Emrindeki belediye başkanı olan Ekrem İmamoğlu’nun vesayetinden kurtulamayan Özgür Özel, dünyaya meydan okuyan Erdoğan’a cesaret dersi vermeye kalkışmış. Erdoğan, cesaretinin zekâtını verse 40 Özgür Özel eder.

AMERİKAN KORSANLARI

Trump, Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi tarafından bulunduğu yerde tutuklanması kararı çıkarılan Gazze katili Netanyahu’yu Florida’daki malikanesinde ağırladı. Ancak Venezuela’nın meşru lideri Maduro’yu yatağında basıp Amerika’ya kaçırdılar. ABD’nin Venezuela’da yaptığı, tehlikeli bir dönemin kapısını açtı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın uyardığı gibi orman kanunlarının geçerli olduğu bir döneme girildi. Artık Rusya Ukrayna’yı işgal edebilir. Putin, Zelenskiy’i yatağında basıp Moskova’ya kaçırabilir. Çin, Tayvan’a girebilir.

ABD, Maduro’nun yakalanması ile ilgili PR çalışmasına hemen başladı. Maduro’nun önce elleri ve gözleri bağlı, elinde su şişesiyle pijamalı fotoğrafını yayımladılar. Sonra uçaktan indirilişini şova çevirip başına torbaya benzer bir şey geçirerek, gözleri ve elleri bağlı şekilde uçaktan indirilişini yayımladılar. Sonraki görüntüde ise ayakları terlikliydi. Kovboy şov yaptı.

Saddam Hüseyin’in yakalanmasında, Usame bin Ladin operasyonunda, DEAŞ lideri Bağdadi’nin öldürülmesinde olduğu gibi Delta Force birliklerinin PR’ını yapmayı da ihmal etmediler. Oysa bu operasyonların hepsinde istihbarat desteği aldılar.

İHANET VAR

Saddam’ın kızı, “Babamı en yakınındaki sarışın general sattı” demişti. Bağdadi’nin yerini başka bir istihbarat servisi bildirdi. Ama şovunu yapmak Amerika’ya kaldı. Maduro’ya yönelik anlatılan hikâyede kafama oturmayan unsurlar var. Maduro’nun yakalanmasında da Venezuela ordusunun içinden ihanet olduğunu düşünüyorum. Operasyon için ağustos ayında düğmeye basılmış. Ordu içinden birileri satın alınmış. Amerikan basınında, Venezuela ordusuna mensup bazı kişilerin de ABD ile iş birliği yaparak Maduro’nun ele geçirilmesini sağladıkları aktarılıyor.

Maduro operasyonu, Panama’da Noriega’ya yapılan operasyonun bir benzeri. Noriega’yı ABD getirmişti, CIA götürdü.

2. AHMET HAKAN / BİR TEREDDÜDÜN YAZISI

Trump’a bakıyorum.

Gördüklerim şunlar:

Tiksindirici bir güç gösterisi.

Pervasız bir haydutluk.

Şımarık bir zorbalık.

Küresel bir kabadayılık.

Maduro’ya bakıyorum.

Gördüklerim şunlar:

Son ana kadar Trump’la pazarlık yapan, neredeyse ülkesinin anahtarlarını teslim etmeye hazır bir yolsuz.

Tereddütteyim.

Küresel şımarık zorba ile yerel işbirlikçi yolsuz arasında bir tercih yapamıyorum.

Yerel yolsuzun günahlarını saymaya başladığımda,

Küresel zorbayı haklı çıkaracağım diye endişeleniyorum.

Küresel zorbanın günahlarını saymaya başladığımda,

Yerel yolsuzu haklı çıkaracağım diye ödüm kopuyor.

Tereddüt ise,

Öfkemi daha da artırmak dışında hiçbir işe yaramıyor.

BİR FOTOMUHABİRİNİN ANALİZİ

BU FOTOĞRAF BİZE NEYİ ANLATMAK İSTİYOR

Hürriyet’in fotomuhabirlerinden Murat Şaka’nın, dünyaya servis edilen ilk Maduro fotoğrafıyla ilgili analizi şöyle:

Bu fotoğraf üzerinde çok ciddi bir renk çalışması yapılmış.

Renkler ve tonlamalar bilinçli olarak işlenmiş.

Fotoğrafta kullanılan kirli gri tonlar ve düşük doygunluk, görüntüye soğuk ve dramatik bir atmosfer kazandırmış.

Ciltteki kırmızılar ve turuncular tamamen bastırılmamış, kontrollü biçimde korunarak özne hafifçe vurgulanmış.

Renklerle yaratılan bu etkiyi daha da güçlendiren unsurlar:

Kelepçe, gözlük, elde tutulan su şişesi falan.

Amaç:

Renk paleti, doygunluk, kontrast ve ton dengesi ile Maduro’yu görsel olarak kriminalleştirerek izleyiciyi psikolojik olarak manipüle etmek.

Bu fotoğraf, sadece bir belge değil.

İzleyicinin bu anı nasıl hatırlayacağını belirleyen güçlü bir görsel anlatı.

VENEZUELA’DAN ERDOĞAN KARŞITLIĞI ÜRETMEK

Özgür Özel, “Erdoğan neden Trump’a yüklenmiyor?” diye sormuş.

Erdoğan, Mısır’daki darbeye karşı çıktığında,

“Bize ne Mısır’dan. Biz kendi ülkemizin menfaatlerine bakalım” diyorlar.

Erdoğan, Venezuela konusunda ülkenin menfaatlerini gözettiğinde,

“Erdoğan neden ortalığı inletmiyor?” diyorlar.

Öyle bir Erdoğan karşıtlığı ki bu:

Erdoğan öyle de yapsa,

Erdoğan böyle de yapsa,

Hep karşılar.

Hep ama.

DİPLOMATİK AHMAKLIK

Şu saatten sonra dünyada,

Rusya ve Çin’e sırtını dayayarak kendini güvende hisseden ülke ve lider kaldıysa,

Onlara sadece şunu söyleyebiliriz:

Ahmaksınız.

Ahmaksınız.

Ahmaksınız.

SADECE BUNU BEĞENDİM

Nobel aldığında, Ekrem İmamoğlu’nun selamladığı Venezuela’nın mandacı muhalifi Machado var ya:

Hani ABD’ye “Gel bizim ülkemizi işgal et” diye yalvaran,

Hani soykırımcı İsrail’le arayı iyi tutmak için alçalan…

Hah işte o Nobel’li muhalif umduğunu bulamadı.

Trump,

“Bence liderlik yapması çok zor olurdu. Çok hoş bir kadın. Ama ülke içinde ne desteği var ne de saygı görüyor” dedi.

Hahahaha!

Venezuela gelişmesinin,

En hoş, en güzel, en şahane yanı budur.

UKRAYNA ABD’Yİ DESTEKLEMİŞ

“Çok iyi oldu. Venezuela yönetimi berbattı. Amerika şimdi orayı özgürleştirecek” falan diye açıklama yapmış Ukrayna.

Putin, bir gece Zelenski’yi yatağından alıp götürse,

Dünyayı ayağa kaldıracak olan Ukrayna’nın şu yaptığına bakın hele.

BİR TÜRK MANDACISI

Şöyle demiş Özgür Demirtaş adlı profesör:

“Kanada, Meksika, Venezüela, Kolombiya… Bunlar ABD’nin eyaleti olsun. Ekonomik olarak şahane olur.”

Valiler Kararnamesinde ilk etap yayınlandı!
Valiler Kararnamesinde ilk etap yayınlandı!
İçeriği Görüntüle

İnsanda vatan, bayrak duygusu olmayınca,

Ülkeleri işte böyle ABD’ye eyalet yapar.

Başkasının ülkesini bu kadar kolay ABD’ye eyalet yapan zihniyet,

Kendi ülkesini niye yapmasın ki?

Mandacılık neydi?

İşte tam olarak böyle bir şeydi.

3. NEDİM ŞENER / ABD ÇIKARI İÇİN ABLUKA, AMBARGO, YAPTIRIM, TEHDİT, İŞGAL, DARBE, KUMPAS, SUİKAST, ADAM KAÇIRMA: DONROE DOKTRİNİ

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Aralık ayında The National gazetesine, Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i asarak idam ettikleri Irak ile ilgili konuşurken, ABD’nin 2003 yılında işgal ettiği Irak’ta kurduğu düzen sonrası durum için, “3 trilyon civarında yatırım, 20 yıllık felaket dolu bir tarih, hayatını kaybeden birkaç yüz bin kişi ve elde hiçbir şey kalmadı” demişti.

Elbette bu sözler, “Saddam Hüseyin’in El Kaide ile iş birliği yapıyor” yalanı üzerinden girişilen işgal ve toplu katliamlar, yargısız infazlar, işkence ve tecavüz edilerek katledilen 1 milyon Iraklı’nın öldürülmesiyle ilgili bir özeleştiri değildi. Tipik bir ABD’li diplomat olarak “elde hiçbir şey kalmadı” diyerek Irak işgalinin “kötü bir yatırım” olduğunu söylüyordu.

Büyükelçi Tom Barrack aynı söyleşide, “Rejim değişikliği aslında hiçbir zaman işe yaramadı. 1946 sonrasına bakarsanız ABD’nin müdahil olduğu her durumda yaklaşık 93 darbe veya rejim değişikliği yaşandı. Hepsi başarısız oldu” sözleriyle ABD’nin ülke yönetimlerinin değiştirilmesine dönük müdahalelerinin hepsinin kötü bir yatırım olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Buna karşın ABD, Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırarak 94’üncü müdahalesini yaptı. Hem de Maduro yönetimi içinde Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı’na (CIA) çalışanların yardımıyla.

Evet, tarihî gerçekler böyle; ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya üzerinde askerî ve siyasî hegemonyasını kurduğu 80 yıl içinde 100’e yakın ülkede rejim ve yönetimlerin değiştirilmesi için başta askerî darbe olmak üzere her türlü girişimi destekledi. Her seferinde içeriden de hain ve işbirlikçileri bulmayı başardı.

SEBEP PETROL, BAHANE UYUŞTURUCU

İşte Venezuela’da tam olarak bu gerçekleşti. Ülkenin petrol başta olmak üzere yer altı kaynaklarını kendi çıkarları için kullanmak amacıyla Devlet Başkanı Maduro ve eşini, başkent Karakas’tan bir askerî operasyonla kaçırdı. Tüm uluslararası hukuku ayaklar altına alan bu operasyon sonrası ABD Başkanı Trump, Maduro’nun kaçırılmasını “ABD’ye sokulan uyuşturucu kartelinin başında olmak” şeklinde gerekçelendirse de bu sadece işgal için bahaneydi. Asıl meselenin petrol olduğunu da açıkça ifade etti:

“Bizim enerjiye ihtiyacımız var ve bu ülkenin elinde de çok fazla enerji kaynağı var. Hem kendimiz hem de dünya için o ülkeyi korumamız lazım” dedi.

VENEZUELA’YI ABD YÖNETECEK

Trump, asıl meselenin uyuşturucu değil petrol olduğunu hem “ABD’nin dev petrol şirketlerini (Venezuela’da) devreye sokacağız” diyerek hem de ülkeyi kendilerinin yöneteceğini söyleyerek gösterdi. Yani ABD, petrol için hiç de yabancısı olmadığı 19. yüzyıl sömürge düzenine geri dönüyor.

Nitekim Venezuela, 303,2 milyar varil kapasitesiyle kanıtlanmış dünya petrol rezervinin yüzde 17’sine tek başına sahip ve ilk sırada yer alıyor. Bunun parasal tutarı, fiyat değişimleri de hesaba katıldığında 18 ile 30 trilyon dolar olarak tahmin ediliyor.

Ancak yıllarca uygulanan abluka ve ambargo sebebiyle günlük ancak 1 milyon varil üretime sahip. Aynı zamanda dünya doğal gaz rezervinde 8’inci sırada. 7 bin tonun üzerindeki altın yanında elmas, titanyum, çinko, kömür, nikel, demir, bakır, boksit, koltan rezervlerine sahip.

DONROE DOKTRİNİYLE DÜNYAYA MESAJ

Basın toplantısında doğrudan Kolombiya ve Küba’nın da hedef olduğu ifade edilirken, Maduro’nun kaçırılması ABD tarafından tüm dünya ülkelerine verilmiş bir mesaj niteliği taşıyor. Nitekim ABD Başkanı Trump, bunu “Monroe Doktrini”nden esinlenerek kendi ön adını kullandığı “Donroe Doktrini” olarak ifade etti.

ABD’nin dış politika temellerinden olan, 1823 yılında ilan edilen “Monroe Doktrini” ile Avrupalı ülkelerin Amerika kıtasına müdahalesi reddedilerek kıtanın ABD’nin nüfuz alanında kalması gerektiği ilan edilmişti.

1904’te Theodore Roosevelt’in başkanlığında “Monroe Doktrini” yeniden yorumlandı ve “Roosevelt Corollary” olarak adlandırılan yeni bir anlayışla ABD’nin Batı yarımküredeki herhangi bir çatışma ya da müdahaleye “uluslararası askerî güç” olarak müdahil olması gerektiği savunuldu. Bu yeni politika, ABD’nin küresel bir güç hâline gelmesinin önünü açtı ve Latin Amerika’daki ekonomik ve siyasî etkisini artırdı.

Trump’ın “Donroe Doktrini” olarak adlandırdığı stratejisine göre, “Batı yarımkürede Amerikan hâkimiyeti bir daha asla sorgulanmayacak.” Trump, Venezuela’nın petrol kaynaklarını kendisininmiş gibi anlatıp, sosyalist hükümetin bunu kamulaştırmasını tam bir emperyalist söylemle “Amerikan mallarının çalınması” olarak nitelendirdi:

“Venezuela tek taraflı olarak Amerikan petrolünü ele geçirip satıyordu. Bunun bize maliyeti milyarlarca doları buldu. Bizim malımızı çaldılar, biz inşa etmiştik çünkü. Ve bu konuda bir şey yapacak bir başkanımız asla olmadı; on binlerce kilometre uzakta savaşmakla meşguldüler. Venezuela petrol endüstrisini Amerikan yetenekleriyle kurduk, inşa ettik ve sosyalist rejim bir önceki yönetim döneminde bunların hepsini güç kullanarak bizden çaldı, gasp etti. Düşünün, Amerikan halkının mallarını, muazzam altyapımızı çocuğun elinden şekerini alır gibi aldılar. Ben olsam bu konuda bir şeyler yapardım.

Amerika Birleşik Devletleri hiçbir dış gücün bizim halkımızın mallarını çalmasına asla izin vermeyecek. Kendi mallarımızın olduğu yerlerden, kendi bölgelerimizden bizleri çıkardılar.”

HER ÜLKE TEHDİT ALTINDA

ABD’nin dış siyasetinin 200 yıla dayanan temel ilkeleri ile ihtilaf içerisindeydi ve artık bu tamamen sona erdi. “Monroe Doktrini”ne kadar giden bir süreçte ABD’nin dış politikasını ihlal ediyordu. Tabii ki Monroe Doktrini çok önemliydi ama biz bunu büyük oranda öne çıkardık, ilerlettik. Artık buna Monroe değil Donroe Doktrini diyorlar. Monroe Doktrini, bunu unutmuştuk çok önemli olmasına rağmen ama artık hatırladık ve unutmayacağız. Yeni stratejimiz çerçevesinde Batı yarımkürede kimse bizi asla sorgulamayacak, bu asla yaşanmayacak.”

Böylece sadece Avrupalı ülkeler değil, Batı yarımkürede yer alan ülkeler dahi ABD hâkimiyetini sorgulamayacak. Bunun içinde Kanada’nın 51’inci eyalet yapılması için ekonomik baskı kullanma tehdidi, Grönland’ı satın almak ve Panama’yı işgal etmek için Amerikan yapımı Panama Kanalı’nı Çinlilerden geri almak ve çıkarları doğrultusunda Latin Amerika ülkelerine müdahaleler de yer alıyor.

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth de, “Trump, ülkemize çeteler ve şiddetin akışını önlemek konusunda ölümüne ciddi. Bizden çalınan petrolün alınması konusunda ölümüne ciddi. Batı yarımkürede Amerikan caydırıcılığı ve etkisini yeniden kurma konusunda ölümüne ciddi” diyerek “Donroe Doktrini”nin amaçlarını bir kez daha vurguladı.

Yöntem ise açık:

ABD çıkarı için abluka, ambargo, yaptırım, tehdit, işgal, darbe, kumpas, suikast, adam kaçırma.

4. DİDEM ÖZEL TÜMER / MADURO İLK DEĞİL, SON OLUR MU?

ABD Başkanı Donald Trump, istediğini elde etmek için masraftan hiç kaçınmıyor. Geçen haziranda İran’daki üç nükleer tesisi vurmak için yedi B-2 bombardıman uçağını havalandırıp; 18 saatlik gidiş, 18 saatlik dönüş, havada defalarca yakıt ikmali, başka şaşırtma uçuşları ve ilk kez kullanılan 14 sığınak delici bombayı göze almıştı.

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini “kaçırmak” için daha fazlasını yapmış meğer.

Aylarca üç ABD muhribi, bir amfibi hücum gemisi, bir güdümlü füze kruvazörü, bir nükleer saldırı denizaltısı ve bir F-35 filosu Venezuela’nın burnunun dibinde bekledi. Ülkeye yakın mesafede yaklaşık 15 bin ABD askeri hazırda tutuldu. Venezuela’nın artık devrik olan lideri Maduro ve eşini yataklarından almak için 20 farklı noktadan 150’den fazla bombardıman, savaş, istihbarat ve gözlem uçağı havalandırıldı.

ABD Adalet Bakanlığı, Maduro’ya “uyuşturucu terörizmi, kokain kaçakçılığı, ABD’ye karşı makineli tüfek ve yıkıcı cihazlara sahip olma” suçlamalarının yöneltildiğini açıkladı. Maduro, ABD’de yargılanacak ve bu açıdan ilk de olmayacak.

ABD NORİEGA’YI DA YARGILADI

ABD daha önce de Panama’nın eski lideri Manuel Noriega’yı yargıladı. Yüzündeki çiçek hastalığından kalan izler nedeniyle “ananas yüzlü” olarak da anılan Noriega, CIA’in bir zamanlar iş birliği için seçtiği isimdi. Orta Amerika’daki ABD operasyonlarında da kullanılan “istihbaratçı”, 1987 yılına kadar desteklendi. ABD, kirli işlerini gördürdüğü diktatörün kontrol edilemez hâle gelmesi üzerine 1988’de onu uyuşturucu kaçakçılığıyla suçladı. Üstelik bu sadece bir itham değil, gerçekti.

Noriega’nın ülkesinde “savaş hâli” ilan etmesinden bir süre sonra ABD güçleri Panama Kanalı’nda konuşlandı. ABD güçleri ile Panama askerleri arasındaki gerginlik, dönemin ABD Başkanı W. Bush’un bir ABD askerinin öldürülmesini gerekçe göstererek harekete geçmesiyle Adil Sebep Operasyonu’na dönüştü. Noriega önce Vatikan Elçiliği’ne sığındı. ABD güçleri tarafından çok yüksek sesli müzikle taciz edildi. Sonra “kayboldu” ve Miami’de ortaya çıktı.

1992’de uyuşturucu kaçakçılığı, kara para aklama ve haraç toplamak suçlarından mahkûm edildi. Mahkeme, Noriega’nın savunması sırasında CIA için yaptığı çalışmalar, ABD hükümetinden aldığı ödemeler ya da Orta Amerika’daki ABD faaliyetlerine dair bilgisi gibi konularda kanıt sunmasına izin vermedi. 40 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezası önce 30 yıla, ardından da iyi hâlden 17 yıla indirildi.

Noriega sadece ABD’de değil, Fransa’da da gıyabında yargılandı. Uyuşturucu ticaretinden elde edilen 3 milyon dolar ile Paris’te lüks daireler almakla suçlandı ve 10 yıl hapis cezasına hükmedildi. ABD’deki cezasının bitimine kısa süre kala Fransızların iadesini istediği Noriega, 2017 yılında 83 yaşında öldü.

2026 boyunca gerek Maduro’nun yargılanması gerekse Venezuela’nın akıbeti çok konuşulacak; yılın başından bu yana bu durum netleşti. Normal şartlar altında bir ülkenin başka bir ülke liderini kaçırması savaş nedeni sayılır. Lakin böyle bir şey olmayacağı aşikâr. Çünkü hem kaçırılma eyleminde ülke içinden iş birlikçilerin olduğu anlaşılıyor hem de uluslararası camiadan gelen tepkilerin cılızlığı bunu gösteriyor. Üstelik ABD’nin “arka bahçelerine” dönük müdahaleleri Venezuela ile sınırlı kalmayacak gibi duruyor.

5. NEBİ MİŞ / BİR KERE UYGULANAN İSTİSNA OLMAKTAN ÇIKAR

Trump, dış politikasında sonuca ulaşmak için kabaca üç araç setini aktif ve sonuç alıcı biçimde kullanıyor. İlki, geleneksel müttefikleri dâhil, gümrük tarifeleri ile ülkeleri hizaya sokmak. Gümrük tarifeleri, pazarlık gücünde bir sopa olarak açıkça devreye sokuldu. “Benimle müttefik olmanın bile bir fiyatı var” yaklaşımı ile Trump, ekonomiyi dış politikasının merkezine yerleştirdi. En yakın müttefiki olan Kanada başta olmak üzere farklı coğrafyalarda bu enstrümanla sonuç elde etti. Ülkeleri kendine uyumlu hâle getirdi.

İkinci olarak, gümrük tarifeleri ile birlikte aynı pakette yaptırımlar yoluyla muarızları ile mücadele etti. Ülkelerin iç siyasetlerini şekillendirmek, kendi dünya görüşüne yakın yönetimleri iş başına getirmek ya da hoşuna gitmeyen yönetimleri “düzeltmek” için bu enstrümana çokça başvurdu. Örneğin Brezilya’da, ülkenin yargı süreçlerine kadar uzanan tehdit dili ile sonuç almaya çalıştı. Hızlı ve koşulsuz uyum sağlamayanlara yönelik olarak vize kısıtlamaları, yüksek tarifeler ve finansal yaptırımları bir paket hâlinde birleştirdi ve uyguladı.

Üçüncü olarak, bu ilk iki araç seti ile istediği sonuca ulaşmadığında doğrudan ve seçici güç kullanımı devreye sokuldu. Bazı ülkelerde, yaptırım ya da gümrük tarifelerini kullanmanın bir karşılığı olmadığı gerekçesi üzerinden bu yöntem, diğerlerine başvurmadan doğrudan devreye sokuldu. Yemen’de Husilere yönelik hava saldırıları, İran’da nükleer tesislerin vurulması, Somali ve Nijerya’da terörle mücadele konseptinde yapılan operasyonlar bu bağlamın içindeydi.

İlk iki araçla sonuç alınamadığı için doğrudan güç kullandığı ülkelerin başında Venezuela var. Venezuela’ya yapılan müdahale ve Devlet Başkanı Maduro’nun yakalanarak ABD’ye götürülmesi farklı bir kritik eşiğe işaret ediyor. Egemen bir ülkenin liderinin askerî operasyonla alınıp götürülmesi ve ardından o ülkenin doğrudan yönetileceğinin söylenmesi, diğer büyük güçler için bir emsal, kırılgan ülkeler açısından ise daimi bir güvensizliğe işaret etmektedir. Bir kez yapılan istisna olmaktan çıkar. İkincisine model oluşturur.

Bu eylemlerin her biri, birbirinden farklı gerekçelerle sunuldu ama aynı stratejik işleve yönelikti. Trump, hâlihazırda uyguladığı bu dış politikasının konseptini Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde açıkça bir çerçeveye oturttu. Uygulamaya bakıldığında da Trump doktrininin bir laf kalabalığı olmadığı açıkça görülüyor. Strateji Belgesi’nde, ABD’nin Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmek için “komşu bölgeleri temizleme ve ABD için daha stratejik fayda sağlayan bir bölge hâline getirme” fikri, yol haritası ile birlikte ortaya konulmuştu.

Venezuela operasyonu bu fikrin uygulanmasına dayanıyor. ABD, tek ve egemen bir güç olarak tüm kuralları kendi çıkarına göre uygulamak istiyor. Karşısında Rusya ve Çin, dengeleyici bir güç olarak şimdilik varlık göstermiyor. Bundan dolayı da birçok ülke, dış politikalarında bir denge arayışı içine girmek yerine uyum taktiğine başvurmak zorunda kalıyor.

Kısa dönemli bu konumlanmaların uzun dönemli sürdürülebilirliği zor. Bu belirsizlik ve güvensizlik içinde orta vadede, özellikle büyük güçler ve orta büyüklükteki devletler yeniden bloklaşmaya ve karşılıklı sertleşmeye gidebilirler. Özellikle ABD müdahalesinin istikrarsızlık dalgası yaratması durumunda, ABD karşıtlığı beklenenden daha erken yükselebilir.

6. YUSUF DİNÇ / REFORMA FİNANSTAN BAŞLANMALI, YOKSA REFORMDAN SÖZ EDİLEMEZ

İşte 2026’dayız. Yılların nasıl geçtiği bile belli olmuyor artık. Her şey çok hızlandı. Artık kısa dediğimiz çok kısa, uzun dediğimizse kısanın ta kendisi. Vadeler değişti.

İşler hemen olup bitiyor. Ama öyle alelacele değil; sistematik ve stratejik.

Bu ortamda Türkiye, 2026’yı reform yılı olarak belirledi. Doğru bir planlama ile işi kısada halletmesi gerekiyor. Çünkü uzun yok.

Eski dünyanın defteri kapanıyor. Yeni dünyadaki pozisyonumuzu bu kısa aralık belirleyecek.

Sanayiyle, tarımla, istihdamın kalitesiyle yeni dünyada yer almak isteniyorsa 2026 reformlarından başka fırsat olmayacak.

Uygulanacak formül belli: Parayı millileştirmek, imalatı yerlileştirmek…

Dünyada iki büyük güç vardır. Birisi para, diğeri imalat. Para gücünü elinde tutan Amerika, bu gücü adaletsiz kullanıyor. İmalat gücünü elinde tutan Çin ise üretim zincirini kendi lehine kapatarak adaletsiz bir dağılım yaratıyor.

Aslında sorun çok basit: ABD’nin finansal adaletsizliği Türkiye’nin sermayesini baskılıyor; Çin’in imalat adaletsizliği ise Türkiye’nin üretim payını daraltıyor.

Kimsenin adaletine sığınmak zorunda da değiliz. Özellikle imalat bakımından…

Sanayinin geri gidişini hızlıca durdurup ileri gitmesini sağlasak yeter.

Bunun için paraya ihtiyaç var. Parayı millileştiremezsek, imalatı kaçınılmaz biçimde yabancılaştıracağız. ABD’nin üzerimizde kullandığı para gücü, imalatı Çin’e teslim etmemize neden oluyor.

Parayı millileştirmek demek; finansal sistemin Türkiye’ye hizmet etmesini sağlamak demektir. Bugün Türkiye’de finans, Türkiye’nin hizmetinde değil. Bir reforma tabi tutulması gerekiyor.

Hiçbir tabu yok artık ekonomide. ABD’ye bakın… Göremiyorsanız mayıstan sonra gösterecekler. 2026 tüm dünya için reform yılı olacak. Ve finansallaşmış dünyada reformun konusu finanstan başka ne olabilir ki?

Biz de Merkez Bankası’ndan başlayarak finansı yeniden düşünebiliriz. Para Politikası Kurulunun üye sayısını artırıp farklı iktisadi yaklaşımlara yer vermek, Türkiye’nin kendi özgün makro-finans sentezini oluşturmasını sağlayabilir. Belki hatta Merkez Bankası’nın ortaklık yapısının %100’ü millileştirilerek işe başlanabilir. Diğer ülkelerden farklılaşmış olmayız.

Regülatör yapılar ve kamu sermayeli finansal şirketler de gözden geçirilebilir. Vizyonları yeni Türkiye’ye uyumlu değil. Bakış açıları çarpık hatta.

Sonra bankaların hizmetinin odağını düzeltmek için yapılması gereken birkaç ince mevzuat düzeltmesi var. Bugün yatırım kredi maliyetlerinin reel sektörün dinamizmine göre değil, küresel risk iştahına göre şekillenmesi sorunun en somut örneklerinden biri değil mi?

Sermaye piyasalarındaki sorunları artık çarka yakalanmış herkes anlayabiliyor. Onları da düzeltmek lazım.

Böylece Türkiye’de başkasının değil, toplumun varlık geliştirmesi mümkün olabilir. Türk halkının varlıklarından halkın değil, başkasının kazanması önlenebilir. Daha doğrusu, Türk halkının kaybedip başkasının kazanmasına dur denebilir.

İşte bundan sonra sayıladuran diğer reformlara sıra gelir.

Türkiye’de reform çağrısı yapanlar, reformun ilk adresi finans olduğu hâlde finansı hep dikkatlerden kaçırmayı başardılar. Böylece hiçbir reform arzu edilen sonuçları veremedi. Ama bu sefer ve belki de ilk defa “reforma finanstan başlayın” diyebiliyoruz.

Reform, Türk ekonomisini finansın hizmetine vermek için değil; finansı Türk ekonomisinin hizmetine vermek için yapılmalıdır.

Finans, Türkiye’nin vizyonunun eksik parçasıdır. Finans, başkasının vizyonunu tamamlayan bir araç olarak hep aleyhimize çalıştı. Bizi eski dünyada mahkûm etti.

Şimdi bir reform yapılamazsa bizi başkasının yeni dünyasının mağduru yapacak.

Finans, bizi bizim yeni dünyamıza taşımalı. Türkiye’nin el freni değil, hızlandırıcısı olmalı.

7. SELÇUK TÜRK YILMAZ / ANGLOSAKSON KOLONYALİZMİ VENEZUELA’DA

7 Ekim 2023’ten sonra Avrupa ve Batı kavramlarının, bizim düşündüğümüzden daha farklı bir içeriğe sahip olduğunu görmüş olduk. İspanya, Filistin’e verdiği destekle öne çıkan Avrupa ülkeleri arasındaydı. Aynı şekilde Latin Amerika ülkelerinden bazıları da Filistin’e destek vermekten çekinmedi. Bu durum, klasik manada Batı ve hususi olarak Avrupa kavramı içinde anlaşılabilecek bir farklılaşma değildi. Batı ve Avrupa ile kastettiğimiz, aslında büyük ve kendi içinde bütünlüğünü sağlamış tek bir coğrafya değildi. Bu sebeple Anglosakson kavramını kullanmaya dikkat ettim.

Aşağı yukarı aynı gerekçelerle Siyonizm’i de Anglosaksonlar tarafından icat edilmiş ve geliştirilmiş bir kolonyal ideoloji olarak görmemiz gerekiyordu. Ne yazık ki bizde bunun tam aksi yönde bir inanış vardı. Sömürgecilik kavramının sınırlı anlamı, Anglosakson yerleşimci kolonyalizmini görünmez kılıyordu. Buradan hareketle çoğu zaman İngiltere’nin sömürgelerde bir hayran kitlesi bıraktığına inanılmıştır. Tabii ki bundan sonra “onlar yönetmeyi iyi biliyorlar” gibi yanlış bir inanış ortaya çıkıyordu. Böylelikle Anglosakson hegemonyası zihin dünyamızda tam olarak netleşmemiştir. Bunda Türk düşünce hayatında İngiliz ve ABD etkisinin derinliği de çok büyük rol oynadı. Fakat artık Avrupa ve Batı da gözümüzün önünde ayrışıyor. Bunun en son örneğini Venezuela’da gördük. Anglosaksonlar, büyük bir ülkeyi yeniden kolonize etmek için harekete geçti. Kuşkusuz bu hadise Latinlere yönelik bir hareket olarak da görülebilir.

ABD’nin bir gece yarısı saldırısıyla Nicolás Maduro’yu yatağından alıp kaçırmasından sonra, özellikle Almanya, İngiltere, Fransa ve ABD kamuoylarından yükselecek tepkileri takip etmeye başladım. İlk dikkat çekici açıklamalardan biri İngiltere Başbakanı Keir Starmer’dan geldi. Starmer, ABD’nin gece yarısı baskınına karşı çıkmadı ama bu olayın içinde yer almadıklarını söylemekten de geri durmadı. Hâlbuki İngiltere, uzun bir zaman önce Venezuela’nın altınlarına el koymuş ve bu ülkeyi uluslararası sistemin dışına itmişti. En bilindik yönteme başvurarak Maduro’yu karalamışlar ve altınlara el koymuşlardı. İngiltere, yüz yıllar önce de İspanya’nın Latin Amerika’dan çaldığı altınları çalmıştı. Batı Avrupa kolonyalizminin Latin Amerika’ya etkisini öğrenmek isteyenler, Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı eserini okuyabilir. İngilizler ve Amerikalılar, geçmişte olanları bugün tekrarlıyor.

Geçen yüzyılın büyük olaylarını hatırlamakta fayda var. Fakat İngilizlerin ve Almanların Amerikalılarla birlikte aynı olaylara dünyanın geri kalanından farklı baktıkları da kesindir. Bu ülkelerde, Amerika’nın uluslararası hukuku hiçe sayan saldırganlıkları karşısında etkili bir duruş sergilenmedi. Zaten bu ülkelerin kamuoylarına yön veren aydınlar, Gazze’deki korkunç saldırılar karşısında bile İsrail’i desteklemekten vazgeçmemişlerdi. Filistinliler lehine açıklama yapmayı bile suç saydılar ve bu durum, sıraladığımız ülkelerde kitlesel tepkilere yol açmadı.

Bugün aynı şekilde Venezuela’yı kolonize etmek istediklerinde de benzer bir durumla karşılaşmamız oldukça önemlidir. Kitlesel düzeyde dünyadan ayrıştırdıklarını da düşünebiliriz.

Büyük değişimlere sebep olacağını düşünmemiz belki doğru olmaz; ancak ABD’nin Venezuela’ya saldırısı, dünyanın birçok bölgesinde zaten yaygın olan Amerika karşıtlığının Avrupa’ya sirayet etmesine yol açabilir. Filistin’in tarihî topraklarında devam eden İsrail zulmünün arkasında daima İngiltere ve ABD vardı. Küresel hegemonya piramidinin tepe noktasına Anglosaksonları koymalıyız. Diğer Avrupalılar, uzun bir süre onların hâkim olduğu bir dünyanın nimetlerinden faydalanmayı tercih etti. Theodor Herzl’in ve İsrail’i kolonyal bir yapı olarak ortaya çıkaran Yahudilerin eserlerinde de aynı faydalanma isteğini görebiliriz. Yahudilerin Siyonizm’i benimsemesinde Anglosaksonların İsrail’e desteği çok büyük bir rol oynamıştır. Onlar da Anglosakson hegemonyasını bir nimet olarak gördü. Elbette diğer Avrupalılar, bu nimetin bir bedeli olduğunu Yahudilerden daha önce fark etmeye başladı.

Filistin’de olduğu gibi, epeyce uzun bir zamandan beri mevcut dünya düzenine karşı direnç gösterenler Müslümanlardır. Bu direnci anlamak için, özellikle muhafazakâr liberallerin ve Batı ile özdeşleştiğine inanan kesimlerin İslam dünyasına yönelik aşağılayıcı ifadelerini bir kenara itmek zorundayız. Çünkü bu direnç, geleceğe dair çok şey söylemektedir. Önümüzdeki yıllarda Filistinlilerin mücadelesinin bütün dünyaya ilham vereceğine inanıyorum. Bu da yeni yorumlara ihtiyacımız olduğunu göstermektedir.

8. OĞUZHAN BİLGİN / HEGEMONUN YENİLMEZLİĞİ MİTİ

Amerikan emperyalizmi, bir haydut devlet tavrıyla Venezuela’nın liderini sırf ABD’ye boyun eğmiyor diye kaçırdı ve bir halkın, bir ülkenin iradesini, egemenliğini ve bağımsızlığını gasp ederek ülkenin kaynaklarına el koydu.

Venezuela’ya ve Maduro’ya yapılanlar, bir yandan da elbette tüm dünyaya yönelik bir tehdit ve gözdağı mesajı içeriyordu: “Bana karşı çıkarsanız, sizin de akıbetiniz böyle olur.”

İşte Maduro’nun bu şekilde ele geçirilmesi ve elleri kelepçeli biçimde tüm dünyaya gösterilmesi, aynı zamanda dünyanın geri kalanının ABD hegemonyasına karşı çaresiz hissedip teslim bayrağını çekmesi için yürütülen bir psikolojik savaş unsuru olarak karşımıza çıkıyor.

Zaten hegemonya dediğimiz kavram da sadece zorla, baskıyla oluşmaz; rızayla, iknayla, teslimiyetle oluşur. Direnme gücünü ve meydan okuma cesaretini ortadan kaldırarak bu teslim alma süreci gerçekleşir.

Bugün bu köşede tam da bu konuyu ele alacağım. ABD ve genel anlamda Batı hegemonyası, nasıl sadece Venezuela’yı değil, tüm dünya milletlerinin zihinlerini de hâkimiyeti altına alıyor ve bunun söylemsel, psikolojik süreçleri nasıl işliyor?

Mesela ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırdığı haberi geldiğinde, “Maduro zaten diktatördü” gibi cümlelerle, bol “ama”lı sözler sarf edip Batı hegemonyasının söylemine teslim olanlar fazlasıyla dikkati çekti.

Bundan daha fazla dikkati çekense, nereden ve hangi argümanla bu kanaate sahip oldukları belli olmayan bazı kişilerin “Maduro kesin para karşılığında anlaşmıştır” şeklinde spekülasyon yapmalarıydı. Bu iddianın içeriğinden ziyade dayandığı psikolojik zemin benim için daha dikkat çekiciydi.

Maduro’nun ABD ile anlaştığını ve hatta karşılığında milyonlarca dolar aldığını iddia eden söylemler, sığ bir dış politika yorumundan ibaret gibi görünse de derinlikli bir okuma yapıldığında, bu yaklaşım Batı hegemonyasına çok daha kapsamlı bir psikolojik ve ideolojik teslimiyet olarak karşımıza çıkar. Bu tür iddialar yalnızca Maduro’yu ya da Venezuela’yı hedef almaz; esasen ABD’yi mutlak hegemon, karşı konulamaz ve her direnişi eninde sonunda satın alabilen bir güç olarak tanımlar.

Bu hegemonik söylem bir yandan hegemon güce abartılı bir kudret atfederken, diğer yandan bağımsızlıkçı hareketleri, anti-emperyalist liderleri ve halkların direnme kapasitesini psikolojik olarak felç etmeyi hedefler. Ortaya çıkan tablo, siyasal analizden çok, öğrenilmiş bir çaresizlik üretimine hizmet eden zihinsel bir iklimin tezahürüdür. Bu yaklaşımla ABD’nin fiilî politikalarının analizinden çok, sözde sembolik kudreti inşa edilmektedir.

Böylelikle iradesi gasp edilen sadece Venezuela halkı olmaz. Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya, Afrika’dan Asya’ya kadar ABD, dünyanın geri kalanında da askerî veya ekonomik bir müdahaleye bile başvurmadan, zihinler üzerinde bu söylem ve psikolojiyle hegemonyasını kurmaya çalışır.

Edward Said’in Oryantalizm analizinde belirttiği gibi Batı yalnızca Doğu’yu yönetmez; Doğu’nun kendini algılama biçimini de şekillendirir. “Satın alınan lider” anlatısı, tam olarak bu özgüven ve öz-algı tahribatının bir versiyonudur.

Psikolojideki öğrenilmiş çaresizlik kavramı, bireylerin tekrar eden başarısızlıklar karşısında felç olma hâli ve yenilmişlik duygusu geliştirmesini açıklar. Ancak bu kavram yalnızca bireysel değil, toplumsal ve siyasal ölçekte de işlevseldir.

“Zaten liderlerin hepsi satın alınıyor” düşüncesi, milletlere direnmenin ve mücadele etmenin anlamsız olduğunu göstermeyi amaçlar. Çünkü bu bakış açısına göre neticede “liderler er ya da geç teslim olurlar ve milletlerini ortada bırakırlar.”

İşte tüm bu nedenlerle Batı hegemonyasının, emperyalizmin psikolojik ve söylemsel üstünlüğüne karşı daha özgüvenli ve şahsiyetli analizler yapmak gerekiyor. Aksi hâlde teslimiyet, zihinlerde ve söylemde başlıyor.

9. ORTA DOĞU'NUN YENİ JEOPOLİTİĞİ: 2025'İN DEĞERLENDİRMESİ VE 2026'YA BAKIŞ / AA ANALİZ

Orta Doğu’daki tarihsel, coğrafi ve kültürel derinliği sayesinde Türkiye, İsrail’in istikrarsızlaştırıcı gündemini dengeleyebilecek aktörlerden biri olarak öne çıkmakta ve aynı zamanda bölgede tüm ülkeler için istikrar, barış ve güvenliği hedefleyen bir yol izlemektedir.

2025’te İsrail, Orta Doğu’daki bölgesel güç dengesini kayda değer ölçüde yeniden şekillendirdi. İsrail’in daha saldırgan askeri çizgisi ve kapsamı genişleyen doktrin anlayışı, Haziran 2025’te İran’la yaşanan kısa ama yıkıcı 12 günlük çatışmayla somutlaştı. Bu çatışma, İran’ın nükleer ve askeri tesislerine yönelik doğrudan saldırıları da içeriyordu. Bölge genelinde İran’a bağlı vekil unsurları hedef alan hamleler de eklenince, Tahran’ın “ileri savunma” stratejisi ve bölgesel vekil ağı bu saldırılarla ciddi biçimde zayıfladı.

Ancak bu tablo, İsrail’i aynı zamanda bölgenin başlıca istikrarsızlaştırıcı aktörü konumuna taşıdı. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım; Lübnan, Suriye ve diğer sahalarda sürdürdüğü tek taraflı askeri eylemlerle birleşince, bölgesel tehdit algısı İran’dan İsrail’e kaydı. Bunun sonucu olarak Tel Aviv, hem bölgede hem de uluslararası alanda daha fazla yalnızlaştı.

ABRAHAM ANLAŞMALARI İVME KAYBEDİYOR

İsrail’in Katar’a yönelik saldırı da dâhil attığı adımlar, bölgedeki istikrarsızlaştırıcı İsrail algısını daha da netleştirdi. Tel Aviv artık yalnızca yıkıcı bir aktör değil, Orta Doğu’daki istikrarsızlığın başlıca kaynaklarından biri olarak görülüyor. İsrail’in hegemonya arayışını bölgesel istikrara açık tehdit sayan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri de bu nedenle daha mesafeli bir çizgiye geçti. Böylece 2020 tarihli Abraham Anlaşmaları’nın ivmesi belirgin biçimde azaldı. Suudi Arabistan gibi kilit aktörler ise artık öngörülemez ve hegemon tavırlar takınan bir İsrail’le normalleşmek yerine, zayıflamış bir İran’la yakınlaşmayı önceleyen bir çizgiye ağırlık veriyor.

2025, İsrail’in istikrarsızlaştırıcı politikalarının aksine Türkiye’nin etkili bir güç olarak öne çıktığı bir yıl oldu. Bunda, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vizyonu ve liderliği, hızla büyüyen millî savunma sanayii, 2024 sonunda Esed rejiminin devrilmesi, Irak, Mısır ve Körfez ülkeleriyle güçlenen ilişkiler ve ABD Başkanı Donald Trump ile iyi ilişkiler etkili oldu. Orta Doğu’daki tarihsel, coğrafi ve kültürel derinliği sayesinde Türkiye, İsrail’in hegemonik ve istikrarsızlaştırıcı gündemine karşı denge üretebilecek az sayıdaki aktörden biri olarak konumlanırken, aynı zamanda bölgede tüm ülkeler için istikrar, barış ve güvenliği hedefleyen bir hat izliyor.

ESED SONRASI SURİYE

Suriye ve Gazze, Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin ana hatlarını oluşturmaya devam ediyor. 2025’te Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte Trump yönetimiyle yapılan görüşmelerde Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılması yönünde kritik bir rol oynadı. Bu durum, Suriye’ye hem istikrarı toparlama hem de uluslararası sisteme yeniden dâhil olma imkânı sundu.

İsrail ise güçlü, birleşik, egemen ve müreffeh bir Suriye’yi kendi açısından riskli görüyor. Bu nedenle Tel Aviv’in asıl hedefinin, Suriye’nin zayıf, parçalı ve “başarısız devlet” görünümünde kalmasını sağlamak olduğu ileri sürülüyor. İsrail, Suriye’nin istikrarına yönelik en doğrudan risk olarak öne çıkıyor. Yeni hükümeti zayıflatmaya dönük yaklaşımın; azınlık gruplar üzerinden bütünleşmeyi engelleme, tehdit ve baskı diplomasisi, askerî baskıyla meşruiyeti azaltma ve iç gerilimleri tırmandırarak ulusal bütünlüğü zorlaştırma gibi başlıklar üzerinden ilerlemesi muhtemel.

2025’te Türkiye, Mısır ve Katar’ın Gazze’deki savaşın durdurulmasında da etkili olduğu belirtiliyor. Ancak İsrail’in barışın ilk fazı boyunca anlaşma şartlarını ihlal etmeyi sürdürmesi, ikinci aşamaya geçişi ve mutabakatın bütününü riske attı. Gazze’ye Türk askerinin konuşlandırılmasına karşı çıkması da süreci daha da zorlaştırdı.

Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet sürerken, bölgesel çekişme alanları da netleşiyor. Bu bağlamda Sudan, bölgesel rekabetin yansıdığı başlıklardan biri olarak anılmaya başlandı. Bazı değerlendirmelerde, Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye’nin; BAE ve İsrail ile bazı dosyalarda karşı karşıya geldiği bir rekabet düzeninden söz ediliyor.

Benzer bir gerilim alanı, İsrail’in Afrika Boynuzu’nda ayrılıkçı Somaliland bölgesini tanımasının ardından oluştu. Doğu Akdeniz’de ise İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs’ın Türkiye karşıtı yakınlaşması, rekabetin üçüncü bir katmanını ortaya koyuyor. Buna, Suudi Arabistan ile BAE’nin Yemen’de ve bölgedeki diğer meselelerde süren çekişmesi de ekleniyor.

2026’YA DAİR SENARYOLAR

2026’da İsrail’in Batı Şeria, Gazze, Lübnan, Suriye ve bölgenin diğer sahalarında, şiddeti ve kapsamı değişse de istikrarsızlaştırıcı çizgisini sürdürmesi bekleniyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu iktidarda kaldığı ve İran’ın nükleer meselesi çözülmediği sürece, İran’a karşı yeni bir savaş başlatma ihtimali de gündemde kalacak. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi hâlinde, Haziran 2025’teki 12 günlük çatışmanın basit bir tekrarı yerine, ölçek ve yayılma biçimi bakımından çok daha geniş bir tablo ortaya çıkması muhtemel.

Ayrıca İran Dini Lideri’ne yakın çevrelerin, Lübnan, Irak ve Yemen’de kalan etki alanlarını kullanarak vekil ağını yeniden toparlamaya çalıştığını gösteren emareler de bulunuyor. Öte yandan Suudi Arabistan ile İran arasındaki normalleşmenin sürmesi ve bölgesel zorluklara rağmen dayanıklılık göstermesi bekleniyor. Normalleşme, devam eden istikrarsızlık ortamında iki tarafın çıkarlarıyla uyumlu, pragmatik bir adım olarak öne çıkıyor.

Riyad’ın Abraham Anlaşmaları’na katılması ise düşük bir olasılık olarak değerlendiriliyor; zira ortaya konan Filistin devleti koşulu hâlâ karşılanmış değil. Bunun temel nedenleri arasında İsrail politikaları ve Kongre dâhil ABD iç siyaseti kaynaklı kısıtlar bulunuyor.

Paralel olarak, İsrail uluslararası hukuka uymaya zorlanmaz ve istikrarsızlaştırıcı politikalarını sonlandırması için baskı altına alınmazsa, Türkiye ile İsrail arasındaki bölgesel rekabetin daha da sertleşmesi bekleniyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır arasındaki yakınlaşmanın da İsrail’in bölgesel politikalarının bir sonucu olarak güçlenmesi muhtemel görülüyor. Körfez ülkeleri arasındaki rekabetin artacağına işaret eden emareler de mevcut.

Ancak söz konusu rekabetin, Suudi Arabistan ile BAE’nin bölgede farklı hesaplara yönelmesi nedeniyle 2017’deki rekabetten belirgin biçimde ayrışacağı değerlendiriliyor. Küresel güçler arasındaki rekabete gelince; Esed rejiminin devrilmesi ve İran’ın gerilemesiyle Rusya’nın bölgedeki ağırlığı ciddi oranda azalsa da Moskova bölgeden tamamen çekilmiş değil ve farklı kanallar üzerinden sahada kalmaya çalışıyor. Çin ise artan ekonomik bağlara, yavaş ama istikrarlı biçimde siyasi ve güvenlik boyutunu da ekliyor.

ABD’nin rolü ise hâlâ bölgedeki belirleyici unsur olmayı sürdürüyor. Ancak Washington’un İsrail’in hegemonik ve yayılmacı çizgisine açık destek vermesi ya da en azından buna göz yumması, yeni rekabet hatlarını keskinleştirerek bölgesel istikrarsızlığı derinleştirebilir. Bu durumun, doğrudan ABD çıkarlarına olumsuz yansıması bekleniyor.

Kaynak: FEYZA ÖZAY TOPUZ