GENAR Araştırma Şirketi’nin şubat ayında gerçekleştirdiği kamuoyu yoklaması, bölgedeki savaş atmosferinin gölgesinde Türkiye’deki siyasi eğilimleri ve toplumsal beklentileri ortaya koydu. Ankette hem ABD-İran gerilimine ilişkin görüşler hem de siyasi partilerin oy oranları ile toplumun Ramazan ayına bakışı gibi başlıklar ele alındı.
Tarafsızlık ve Arabuluculuk Öne Çıkıyor
Araştırmada katılımcılara ABD-İran savaşı karşısında Türkiye’nin nasıl bir tutum alması gerektiği soruldu. Ankete göre vatandaşların yüzde 35,2’si Türkiye’nin tarafsız kalması gerektiğini ifade etti. Yüzde 32,8’lik kesim ise Türkiye’nin arabulucu rolü üstlenmesini istedi.
İran’a destek verilmesi gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 11,7 olarak ölçülürken, ABD’ye destek verilmesi gerektiğini söyleyenlerin oranı yüzde 2,7 seviyesinde kaldı. Ankete katılanların yüzde 17,6’sı ise herhangi bir görüş belirtmedi.
SDG Anlaşmasına Bakış
Ankette Suriye yönetimi ile SDG arasında yapılan anlaşmanın “Terörsüz Türkiye” hedefi açısından nasıl değerlendirildiği de soruldu. Katılımcıların yüzde 34,3’ü bu sürecin olumlu katkı sağlayacağını düşündüğünü belirtirken, yüzde 31,5’i katkı sağlamayacağını ifade etti. Yüzde 34,2’lik kesim ise bu konuda fikir sahibi olmadığını söyledi.
Araştırmada özellikle AK Parti ve CHP seçmeninde “fikrim yok” diyenlerin oranının yüksek olması dikkat çekti. CHP seçmeninde bu oran yüzde 30,4, AK Parti seçmeninde ise yüzde 39,7 olarak ölçüldü.
Ramazan Ayına Bakış
GENAR’ın çalışmasında Ramazan ayına ilişkin toplumsal algı da değerlendirildi. Katılımcıların yüzde 78,3’ü Ramazan ayının kendileri için mutluluk ve manevi yenilenme anlamı taşıdığını ifade etti. Yüzde 9,3’lük kesim Ramazan’ın kendileri için özel bir anlam taşımadığını ancak saygı duyduğunu söyledi.
Ramazan ayında kendisini baskı altında hissettiğini belirtenlerin oranı yüzde 3,1 olarak ölçülürken, sosyal medyada görülen din karşıtı tutumların toplumda karşılığının yüzde 0,7 gibi oldukça düşük bir seviyede kaldığı tespit edildi.
Oruç Tutanların Oranı
Araştırmaya göre katılımcıların yüzde 67’si Ramazan orucunu düzenli olarak tuttuğunu belirtti. Yüzde 9,6’lık kesim sağlık sorunları nedeniyle oruç tutamadığını, yüzde 6,9’luk kesim ise fırsat buldukça oruç tuttuğunu ifade etti. Bu veriler ışığında toplumun yaklaşık yüzde 83’ünün oruç tutma konusunda olumlu bir yaklaşım sergilediği ortaya çıktı.
Partilerin Oy Oranı
GENAR’ın şubat ayı araştırmasında siyasi partilerin oy oranları da paylaşıldı. Ankete göre AK Parti yüzde 34,8 ile birinci sırada yer aldı. CHP yüzde 31,5 ile ikinci sırada bulunurken, DEM Parti yüzde 9,3 ile üçüncü parti konumunu sürdürdü.
Araştırmada MHP’nin oy oranı yüzde 8, İYİ Parti’nin yüzde 4,7, Zafer Partisi’nin yüzde 3,9, Anahtar Parti’nin yüzde 3,2 ve Yeniden Refah Partisi’nin ise yüzde 2,4 seviyesinde ölçüldü.
Hakan Fidan’ın Öngörüleri
9 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın katıldığı bir televizyon programında yaptığı değerlendirmeler de savaşın gelişimi açısından dikkat çekici bulundu. Fidan, müzakereler sürerken ani bir saldırının mümkün olabileceğini ifade etmiş ve bölgedeki enerji altyapılarının hedef alınabileceği konusunda uyarıda bulunmuştu. Savaşın başlamasıyla birlikte bu öngörülerin önemli ölçüde gerçekleştiği yorumları yapıldı.
Bölgesel Aktörlerin Tutumu
Savaşın seyrinde bölgedeki Kürt grupların tutumu da dikkat çekti. Özellikle Irak’taki bazı Kürt liderlerin ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü operasyonlarda yer almamayı tercih etmesi, bölgesel dengeler açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirildi.
Savaşın Seyrine Dair Değerlendirmeler
Uzmanlara göre savaşın başlangıcında İran’da hızlı bir rejim değişikliği beklentisi gerçekleşmedi. İran’ın devlet yapısı ve toplumsal direnci nedeniyle kısa sürede çökmeyeceği görüşü dile getiriliyor. Bu nedenle çatışmanın bölgesel etkilerinin artabileceği ve küresel maliyetlerin yükselme ihtimalinin bulunduğu ifade ediliyor.
Bölgedeki Jeopolitik Gerilim
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarının ardından Ortadoğu’da tansiyonun giderek yükseldiği belirtiliyor. Trump yönetiminin bölgedeki bazı aktörlerle temas kurarak yeni bir strateji izlediği yönündeki değerlendirmeler de uluslararası basında geniş yer buluyor.
Analistler, bu süreçte bölgedeki etnik ve siyasi dengelerin daha hassas hale geldiğini, özellikle komşu ülkelerin gelişmeleri dikkatle takip ettiğini vurguluyor.
Stratejik Tarafsızlık Tartışması
Bölgedeki gelişmelerin ardından bazı siyasi çevreler, Türkiye’nin diplomasi ve arabuluculuk rolünün önemine dikkat çekiyor. Uzmanlara göre, bölgesel krizlerin derinleşmesi halinde ekonomik ve güvenlik alanında yeni riskler ortaya çıkabilir.
Bu nedenle Türkiye’nin hem diplomatik girişimleri sürdürmesi hem de bölgesel istikrarın korunmasına yönelik adımlar atması gerektiği değerlendiriliyor.
AB ve Pragmatizm
Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkilerde son dönemde daha “pragmatik” bir yaklaşımın öne çıktığı belirtiliyor. Brüksel’de yapılan değerlendirmelerde ticaret, göç yönetimi, güvenlik, Ukrayna savaşı ve enerji başlıklarının iki taraf arasında iş birliği yapılabilecek temel alanlar olarak öne çıktığı ifade edildi. AB yetkilileri, ilişkilerin ideolojik tartışmalar yerine daha çok pratik iş birliği alanları üzerinden yürütülmesi gerektiğini vurgularken, bu yaklaşımın özellikle mevcut küresel kriz ortamında daha fazla önem kazandığını dile getiriyor.
Avrupa Komisyonu’nun gündeminde bulunan ve “Made in EU” olarak adlandırılan Sanayi Hızlandırıcı Yasa Tasarısı da bu pragmatik yaklaşımın bir parçası olarak değerlendiriliyor. Tasarının temel amacı Avrupa imalat sanayiini özellikle Çin menşeli ürünlere karşı korumak olarak ifade edilirken, Türkiye’nin bu süreçte tamamen dışarıda bırakılmadığı belirtiliyor. Teklif kapsamında Türk şirketleri doğrudan Avrupa Birliği ülkelerindeki kamu ihalelerine katılamayacak olsa da, ürünlerinin Avrupalı firmalar tarafından ithal edilmesi durumunda Avrupa için üretim yapmış sayılacak.
Ancak AB yetkilileri, bu düzenlemelerden daha fazla yararlanılabilmesi için “mütekabiliyet” ilkesinin önemine dikkat çekiyor. Türkiye’nin Kamu İhale Kanunu’nda değişiklik yaparak Avrupalı şirketlerin de ihalelere katılabilmesini sağlamasının beklendiği belirtiliyor. Bunun yanında Avrupa pazarına girecek ürünlerin AB karbon standartlarına uygun olması gerektiği de vurgulanıyor. Ayrıca mobil iletişimde “roam like at home” uygulaması ve para transferlerinde SEPA sistemi gibi projeler için de “Türkiye hazırsa Avrupa da hazır” mesajı veriliyor.
İmamoğlu Üç Soruyla Karşı Karşıya
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yürütülen ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran davada Ekrem İmamoğlu’nun yargılanma süreci Türkiye siyasetinin en önemli gündem başlıklarından biri haline geldi. Davada ortaya konulan iddialar ve kapsamlı iddianame, bazı yorumcular tarafından “yüzyılın yolsuzluk dosyası” olarak nitelendiriliyor.
Yakın geçmişte İSKİ, Beyaz Enerji ve Türkbank gibi birçok yolsuzluk soruşturması gündeme gelmiş olsa da, bu davanın kapsamı ve iddiaların büyüklüğü nedeniyle farklı bir noktada değerlendirildiği ifade ediliyor. Dava sürecinde özellikle belediye yönetimi içinde kurulduğu iddia edilen sistematik yapı ve mali ilişkiler ağı üzerinde duruluyor.
Üç Kilit Dosya
Dava dosyasında yer alan iddialara göre İmamoğlu’nun özellikle üç kritik başlıkta zorlanabileceği öne sürülüyor. Bu başlıklar arasında İstanbul Boğazı’nda satın alındığı iddia edilen villalar, Cebeci bölgesinde gerçekleştirilen toprak döküm faaliyetleri ve bu süreçlerde ortaya çıkan para trafiği bulunuyor.
İddialara göre söz konusu faaliyetlerde milyonlarca dolarlık ekonomik hareketlilik yaşandığı belirtilirken, bu süreçlerde bazı isimlerin önemli rol oynadığı öne sürülüyor. İddianamede yer alan belgelerin dava sürecinde belirleyici olabileceği ve mahkeme sürecinin seyrini etkileyebileceği ifade ediliyor.
İtirafçıların Rolü
Dava kapsamında dikkat çeken bir diğer unsur ise bazı isimlerin itirafçı olması. Bu isimlerden biri olan ve İBB yönetiminde önemli görevlerde bulunduğu belirtilen Ertan Yıldız’ın yaptığı açıklamalar, dava sürecinin daha da dikkat çekici hale gelmesine neden oldu.
Yıldız, yaptığı açıklamada belediye yönetiminde görev yaptığı dönemde yaşanan bazı gelişmelere tanıklık ettiğini ve bu nedenle itirafçı olduğunu ifade etti. Bu açıklamalar, mahkeme sürecinde yeni bilgilerin ortaya çıkabileceği ve dava dosyasının daha da genişleyebileceği yorumlarına yol açtı.
Savaş Nereye Gidiyor?
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarıyla başlayan savaşın ikinci haftasına girilirken, çatışmaların kısa sürede sona ereceğine dair güçlü bir işaret bulunmuyor. Bölgedeki gelişmeler savaşın sadece iki ülke arasında kalmayabileceği ve daha geniş bir bölgesel gerilime dönüşebileceği yönünde değerlendirmelere yol açıyor.
Başlangıçta İran yönetiminde hızlı bir çözülme yaşanacağı ve rejimin zayıflayacağı yönünde beklentiler dile getirilmişti. Ancak sahadaki gelişmeler bu öngörülerin gerçekleşmediğini ortaya koydu. İran’ın askeri ve siyasi yapısının beklenenden daha dirençli olduğu ve devlet mekanizmasının kısa sürede dağılmasının zor olduğu değerlendiriliyor.
İran’ın Direnç Kapasitesi
Analistlere göre İran sadece bir yönetim sistemi değil, aynı zamanda ideolojik temelleri güçlü olan çok katmanlı bir devlet yapısına sahip. Bu nedenle askeri saldırılarla sistemin tamamen çökertilmesi beklenenden daha zor olabilir. İran toplumunda geçmişte yaşanan darbeler, savaşlar ve yaptırımlar nedeniyle oluşan direnç kültürü de bu sürecin önemli bir parçası olarak görülüyor.
İsrail’in hedefleri arasında İran’ın askeri altyapısının yanı sıra enerji ve lojistik sistemlerinin de devre dışı bırakılması bulunuyor. Petrol rafinerileri, enerji hatları, iletişim altyapısı ve günlük yaşamı sürdüren kritik sistemler hedef alınarak İran’da ekonomik ve toplumsal baskı oluşturulmasının amaçlandığı ifade ediliyor.
Bölgesel Dengeler
Savaşın uzaması durumunda küresel ekonominin de ciddi şekilde etkilenebileceği değerlendiriliyor. Petrol fiyatlarının yükselmesi ve bölgesel ticaret hatlarının zarar görmesi ihtimali uluslararası piyasaları tedirgin ediyor.
Uzmanlar, ABD yönetiminin başlangıçta sınırlı bir operasyon planladığını ancak savaşın seyri nedeniyle İsrail’in daha radikal hedeflerine yaklaşmak zorunda kaldığını belirtiyor. Buna rağmen Washington yönetiminin uzun vadede çatışmayı sınırlayarak diplomatik bir çözüm arayabileceği de ihtimaller arasında gösteriliyor.
Geçmişin Gölgesinde Kürtler: Araç Olmak mı, Özne Olmak mı?
Şubat 2026’nın sonlarında hız kazanan ABD ve İsrail’in ortak askeri operasyonları, Orta Doğu’da yeni ve tehlikeli bir jeopolitik gerilimi beraberinde getirdi. Bölgedeki gelişmeler, özellikle İran’a yönelik saldırıların ardından yeni ittifak arayışlarını ve stratejik hamleleri gündeme taşıdı. ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı açıklamalar ise savaşın seyrini etkileyen en önemli faktörlerden biri olarak öne çıktı.
İran lideri Ali Hamaney’in hava saldırılarında hayatını kaybettiğinin duyurulmasının ardından Trump, İran’ın nükleer ve uzun menzilli füze kapasitesini ortadan kaldırmayı hedefleyen operasyonların haftalarca sürebileceğini açıkladı. İran’ın askeri altyapısına yönelik yoğun saldırılar devam ederken, Washington yönetiminin Kürt güçlerini çatışmanın merkezine çekmeye yönelik yeni bir strateji geliştirdiği de iddialar arasında yer aldı.
Kürt Güçlerine Yönelik Yeni Strateji
Uluslararası basında yer alan haberlere göre ABD yönetimi, Mart 2026’nın başında Iraklı ve İranlı Kürt liderlerle yoğun diplomatik temaslarda bulundu. Bu temasların sadece siyasi görüşmelerle sınırlı kalmadığı, aynı zamanda İran içlerine yönelik olası bir kara operasyonu için Kürt güçlerine destek tekliflerini de içerdiği ileri sürüldü.
İddialara göre Washington, İran’da rejim karşıtı bir hareketin tetiklenmesi amacıyla Kürt güçlerinin sahada aktif rol üstlenmesini istedi. Bu kapsamda hava desteği, lojistik yardım ve askeri koordinasyon gibi tekliflerin gündeme geldiği belirtiliyor. ABD Başkanı Trump’ın Reuters’a verdiği bir röportajda Kürtlerin İran’a karşı harekete geçmesi halinde bunun “çok iyi bir fikir olacağını” söylemesi de bu stratejinin açık bir işareti olarak yorumlandı.
Vekalet Savaşı Tartışması
Uzmanlara göre ABD’nin Kürt güçlerine yönelmesi, doğrudan bir kara savaşına girmek yerine vekalet savaşları yoluyla hedeflerine ulaşma stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Washington yönetimi, bölgede ağır kayıplar vermeden İran üzerinde baskı kurmayı amaçlarken, özellikle İran sınırındaki Kürt gruplarının coğrafi ve askeri konumunu önemli bir avantaj olarak görüyor.
Peşmerge güçlerinin yıllar içinde kazandığı savaş deneyimi ve bölgedeki stratejik konumları, ABD açısından önemli bir unsur olarak görülüyor. İran’ın dağlık bölgelerinde faaliyet gösteren Kürt gruplarının, yoğun hava saldırılarının ardından Tahran yönetimini içeriden zayıflatabilecek bir güç olarak değerlendirildiği belirtiliyor.
İran’dan Sert Tepki
Tahran yönetimi ise bu gelişmelere sert tepki gösterdi. İran, ülke içindeki ayrılıkçı hareketlere karşı “kararlılıkla mücadele edeceğini” açıkladı. Bu çerçevede Irak’ın Erbil ve Süleymaniye bölgelerinde bulunduğu iddia edilen bazı muhalif Kürt kamplarına füze saldırıları düzenlendiği bildirildi.
Söz konusu saldırılar, İran’ın iç istikrarsızlık ihtimaline karşı sert önlemler almaya hazır olduğunu ortaya koyarken, bölgedeki gerilimin daha da tırmanabileceği yönündeki endişeleri artırdı. İran yönetimi, etnik grupların dış güçler tarafından kullanılmasını ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak değerlendiriyor.
Kürt Liderlerin Temkinli Tutumu
Buna karşın Kürt siyasi liderlerinin bu süreçte oldukça temkinli bir tutum benimsediği dikkat çekiyor. Bölgedeki Kürt yönetimleri, geçmişte yaşanan deneyimlerden hareketle büyük güçlerin vaatlerine karşı daha ihtiyatlı davranılması gerektiğini savunuyor.
1991’deki Körfez Savaşı sonrası yaşanan gelişmeler ve özellikle 2019’da ABD’nin Suriye’den ani çekilmesi gibi olaylar, Kürt siyasi hafızasında önemli bir yer tutuyor. Bu nedenle Kürt liderler, büyük güçler arasındaki bir çatışmanın parçası olmanın uzun vadede ağır bedeller doğurabileceğini düşünüyor.
“Biz Paralı Asker Değiliz”
Irak Cumhurbaşkanı Abdüllatif Reşid’in eşi ve Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Bafel Talabani’nin teyzesi olan Şanaz İbrahim Ahmed’in yaptığı açıklama da bu yaklaşımın en açık ifadelerinden biri oldu. Ahmed, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Kürt halkının büyük güçlerin hesaplarında bir araç haline getirilmesine karşı çıktı.
Ahmed açıklamasında, Kürtlerin artık istikrar ve onur içinde bir yaşam kurmaya başladığını vurgulayarak, büyük güçlerin çıkar hesapları uğruna savaşın parçası haline gelmek istemediklerini dile getirdi. Kürtlerin yalnızca ihtiyaç duyulduğunda hatırlanan bir güç olmadığını belirten Ahmed, “Biz paralı asker değiliz” ifadeleriyle dış müdahalelere karşı net bir duruş sergiledi.
Stratejik Tarafsızlık
Bölgedeki gelişmeler, Kürt siyasi hareketlerinin giderek daha fazla stratejik tarafsızlık politikasına yöneldiğini gösteriyor. Tarih boyunca büyük güçlerin rekabetinde çoğu zaman araç olarak kullanılan Kürt gruplarının, bu deneyimlerden önemli dersler çıkardığı ifade ediliyor.
Uzmanlara göre uluslararası güvence olmadan büyük güçlerin askeri planlarının parçası olmak, bölgedeki dengeleri daha da karmaşık hale getirebilir. Bu nedenle Kürt yönetimleri, dış güçlerin riskli stratejilerinden uzak durarak siyasi istikrarı ve ekonomik kalkınmayı önceleyen bir yaklaşımı tercih ediyor.
Bugün bölgedeki tablo, Kürtlerin geçmiş deneyimlerinden hareketle daha temkinli bir politika izlediğini ortaya koyuyor. Büyük güçlerin hesaplarının ortasında kalmak yerine kendi siyasi ve toplumsal kazanımlarını korumayı hedefleyen bu yaklaşım, Orta Doğu’daki dengeler açısından da önemli bir faktör olarak görülüyor.




