1. ABDULKADİR SELVİ / ANKETTEN ÇIKAN SONUÇLAR

GENAR’ın ocak ayı araştırmasında bu kez çerçeveyi biraz geniş tutmak istiyorum. Sosyal medya ünlülerine yapılan uyuşturucu ve fuhuş operasyonlarından, bir savaş durumunda Türkiye’nin başında kim olmalı sorusuna kadar verilen cevapları paylaşmak istiyorum.

OY ORANI

İhsan Aktaş’ın başkanı olduğu GENAR’ın ocak ayı anketinde partilerin oy oranları şöyle çıkıyor:

AK Parti yüzde 33,5 ile birinci sırada. CHP yüzde 31,2 ile ikinci sırada yer alıyor. DEM Parti ise yüzde 9,7 ile üçüncü sıraya yerleşmiş durumda. MHP yüzde 8,2 ile dördüncü sırada yer alırken, onu yüzde 5 ile İYİ Parti takip ediyor. Anahtar Parti yüzde 4,2’ye yükselirken, onu yüzde 2,6 oy oranı ile Yeniden Refah Partisi izliyor. Zafer Partisi yüzde 2,5 olurken, TİP yüzde 1,2 oy oranı ile son sırada yer alıyor.

Bu anket, 2026 yılının ilk anketi. Ancak son bir yıldır oranlar neredeyse değişmiyor. Çünkü dünya değişirken Türk siyaseti durağan bir dönemden geçiyor.

BİRİNCİ GÜNDEM EKONOMİ

Asgari ücretin belirlendiği, memur ve emekli zamlarının tespit edildiği dönemde ekonomi yönetimine duyulan güveni merak ediyordum. 2026 yılında ekonomi yönetimine olan güven kısmi olarak gerilemiş durumda. Ekonomi yönetimine güvenmiyorum ve hiç güvenmiyorum diyenlerin oranı yüzde 67,6’ya çıkmış. 2025 yılının Aralık ayında bu oran yüzde 64,8’di. Ekonomi yönetimine güveniyorum diyenlerin oranı ise Aralık 2025 seviyesi olan yüzde 18,5’ten Ocak 2026’da yüzde 17,6’ya gerilemiş durumda.

Türkiye’nin en önemli gündem maddesi araştırmasında ise enflasyon ve hayat pahalılığı, yüzde 30 üzerinden tam yüzde 28,8 ile birinci sırada geliyor. Ekonomi, AK Parti’nin yumuşak karnı olmaya devam ediyor.

SAVAŞ DURUMUNDA KİM YÖNETSİN

ABD’nin İran’ı vurmaya hazırlandığı, İsrail’in komşularına saldırdığı bir dönemde olası bir savaş durumunda Türkiye’yi kim yönetsin sorusunun cevabı büyük anlam taşıyor. Ankete katılanların yüzde 56,8’i Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı istiyor. Erdoğan’a olan destek, diğer 8 liderin toplamından fazla. Cumhurbaşkanı Erdoğan, en yakın takipçisi olan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e üç kat fark atıyor. Özgür Özel diyenler yüzde 20,3 olurken, üçüncü sırada yüzde 4,5 oranıyla Devlet Bahçeli geliyor. Selahattin Demirtaş yüzde 3,4 ile dördüncü sırada yer alıyor.

İç siyasette karşılıkları olan Ekrem İmamoğlu ile Mansur Yavaş ise uluslararası krizler söz konusu olduğunda denkleme giremiyor. Ekrem İmamoğlu diyenlerin oranı yüzde 2,3 olurken, Mansur Yavaş diyenler yüzde 1,3’te kalıyor. Ankara’nın su ve trafik sorununu çözemeyen Mansur Yavaş, hangi uluslararası krizi çözecek?

GÜVENİLİR LİDER

Cumhurbaşkanı Erdoğan, uluslararası krizlerde başvurulan dünya liderlerinden biri. Erdoğan, güçlü liderliği ve kriz anlarında yaptığı başarılı hamlelerle küresel bir lider algısına sahip. O nedenle Erdoğan’a duyulan güven şaşırtıcı değil. Uluslararası sorunlar söz konusu olunca Erdoğan siyaset üstü bir konumda. CHP’lilerin yüzde 13,5’i, MHP’lilerin yüzde 68,6’sı, DEM Partililerin yüzde 24,2’si Erdoğan’ı istiyor.

Özgür Özel’in ikinci sırada gelmesi ise hâlâ parti aidiyetinin güçlü olduğunu gösteriyor. Ancak CHP’lilerin üçte biri, kriz anlarında Özgür Özel’in Türkiye’nin yönetiminde olmasını istemiyor.

UYUŞTURUCU OPERASYONLARINA DESTEK

Sosyal medya ünlüleri, sanatçılar, spor dünyası ve medya mensuplarına yönelik yürütülen uyuşturucu, kumar ve fuhuş operasyonlarına halk nasıl bakıyor sorusu gündemdeydi. GENAR’ın anketinde spor camiasına yönelik operasyonlara destek yüzde 73,9 olurken, medyaya yönelik operasyonlara destek yüzde 72,9, sanat dünyasına yönelik operasyonlara destek ise yüzde 72,4 çıkıyor.

TELEVİZYON MU SOSYAL MEDYA MI

Son dönemlerde reklam pastasının paylaşımında televizyon kanalları ile sosyal medya arasında bir tartışma yürütülüyor. Sosyal medyaya ayrılan payın giderek artması televizyon kanallarını tehdit ediyor. Sorumlu yayıncılık yapan ve RTÜK tarafından denetlenen televizyon kanalları aynı zamanda binlerce insanı istihdam ediyor. Türkiye’nin sinema sektörü başta olmak üzere kültür-sanat faaliyetlerini destekliyor.

TÜRKİYE’DEN KAZANIYORLAR

Sosyal medyanın operasyon aracı olarak kullanılması ve reklam gelirlerinin yüzde 70’inin Türkiye’ye vergi vermeyen yabancı dijital platformlara gitmesi giderek bir ulusal güvenlik sorununa dönüşüyor. META, X, YouTube, TikTok ve Google, 2025 yılında Türkiye’den 200 milyar lira kazandı. Bu, reklam pastasının yüzde 70’ini oluşturuyor. Ancak bu platformlar Türkiye’ye vergi vermiyor, hiçbir yasal düzenlemeye uymuyor ve istihdam sağlamıyor. Bunlara verilen reklamların tüketiciye ne kadar yansıdığı ise meçhul.

TELEVİZYONLARA GÜVEN

GENAR’ın en güvenilir haber kaynağı araştırmasında ulusal televizyon kanalları yüzde 45,8 ile birinci sırada gelirken, onu yüzde 20,3 ile sosyal medya platformları izliyor. Yüzde 8’i internetteki haber sitelerini takip ederken, yüzde 7,3 ise YouTube’daki haber programlarını takip ediyor.

Reklam gelirleri ile güvenilir haber kanalları arasındaki fark ise piramidin tersine çevrilmesi gibi bir tablo ortaya koyuyor.

2. AHMET HAKAN / ÖYLE TERBİYESİZ Kİ PARTİSİ BİLE LANETLEDİ

Eskişehir Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Akgün’e sırf kılık kıyafetinden dolayı, en aşağılık, en terbiyesiz biçimde saldıran İYİ Parti üyesi Mehmet Emin Korkmaz, dımdızlak ortada kaldı.

Adamı kendi partisi bile lanetliyor.

İYİ Parti’nin bu şahsı lanetlemesi yetmez.

Oturup parti olarak şu önemli soruya yanıt aramalılar:

Milletin kültürüne, milletin benliğine, milletin kimliğine, milletin kılık kıyafetine en aşağılık biçimde saldıran bu terbiyesiz, nasıl oldu da bizim gibi milliyetçilik iddiasındaki bir partinin içinde barınabildi?

BARBARLIĞIN İSTASYONU

Korkunç olay şu:

TÜVTÜRK’ün işlettiği araç muayene istasyonunda çalışanlar, bir polis memurunu döverek öldürdüler.

Araç muayene istasyonu, resmen barbarlığın istasyonu hâline gelmiş.

Yetkililerin, şu TÜVTÜRK olgusuna esaslı biçimde el atmalarının vakti geldi de geçiyor.

CHP’NİN KONYA GİBİ BİR BELEDİYESİ OLSAYDI

Konya Büyükşehir Belediyesi’nin deprem bölgesindeki çabalarını herkes gördü, kabul etti.

AK Parti dışındakiler bile “Konya Belediyesi’ne helal olsun” dedi.

Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, depremin ilk günü ekipleriyle birlikte Hatay’a gitti ve 40 gün boyunca orada kaldı. Yaralı şehrin her yarasını sarmak için canla başla çalıştı.

Bununla yetinmedi Başkan Altay.

Depremde büyük hasar alan Hatay’ın sembolü, tarihi Habib-i Neccar Camisi’nin restorasyonunu yapmayı üstlendi.

Aslına uygun olarak titizlikle restore edilen cami, yeniden ayağa kalktı ve ibadete açıldı.

Şunu söylemek istiyorum:

CHP Lideri Özgür Özel, Malatya Doğanşehir için CHP’li belediyelerin yaptıklarını sıralamıştı geçen gün: Birkaç çöp konteyneri, bir minibüs, kilit taşı, cami temizleme makinesi falan.

CHP’nin elinde birçok büyükşehir belediyesi var.

İçlerinden biri bile deprem bölgesinde Konya Belediyesi’nin performansının yarısını sergileseydi…

Özgür Özel, bunu öyle destansı biçimde anlatırdı ki hepimiz “Helal olsun CHP’ye, amma hizmet etmiş ha” demek zorunda kalırdık.

EPSTEIN OLAYININ ÖĞRETTİĞİ 10 ŞEY

BİR: Ultra zenginlerin tatminsizliklerini asla hafife almayacaksın.

İKİ: İsrail gizli servisinin şeytanlıklarına karşı hep tetikte olacaksın.

ÜÇ: Tek kişinin sahibi olduğu adalardan uzak duracaksın.

DÖRT: Özel jetlerin tekinsiz olduğunu baştan kabul edeceksin.

BEŞ: Uluslararası ağlara girip sürekli e-posta atmayacaksın.

ALTI: İnsanın aşağılığın en aşağısı da olabileceğini bileceksin.

YEDİ: Adı Chomsky de olsa kimseye güvenmeyeceksin.

SEKİZ: “Dünyayı yöneten karanlık ağ” diyenleri o kadar da küçümsemeyeceksin.

DOKUZ: Karizmatik, narsistik, empati yoksunu… Bu üçlüden kaçacaksın.

ON: Batı’nın tek dişi kalmış bir canavar olduğu gerçeğini hiç unutmayacaksın.

3. NEDİM ŞENER / SİYONİST İSRAİL VE TETİKÇİSİ FETÖ’YE KARŞI AKINCI ÖZDEMİR BAYRAKTAR

Cumartesi günü Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, beraberinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ziya Cemal Kadıoğlu ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Metin Tokel ile savunma sanayii yetkililerinin katılımıyla Hadımköy’de Özdemir Bayraktar Millî Teknoloji Merkezi’nde, hayatını ülkesinin savunması için feda etmiş vatansever kahraman, kelimenin tam anlamıyla “Akıncı” olan Özdemir Bayraktar’a saygı töreni vardı.

Kalabalık bir izleyici grubu, “Özdemir Bayraktar Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti” belgeselinde, terörle mücadele başta olmak üzere Türkiye’nin savunması için geceli gündüzlü çalışan; eşi, Türkiye’nin ilk kadın bilgisayar yazılımcılarından Canan Bayraktar’ı, oğulları Selçuk Bayraktar ve Haluk Bayraktar’ı, kardeşleri Ömer ve Salih Bayraktar’ı başta olmak üzere bir ailenin memleket için nasıl önemli bir mücadele verdiklerine tanıklık etti. İzleyiciler arasındaki Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının bir kısmı, 2021 yılında vefat eden Özdemir Bayraktar’ın verdiği mücadelede “silah arkadaşlarıydı”.

‘VATAN SEVGİSİ ONA HİZMETLE ÖLÇÜLÜR’

İhanet edenler hariç herkes vatanını sevdiğini söyler. Peki vatan sevgisinin ölçüsü nedir? Mustafa Kemal Atatürk bunun cevabını şu sözle vermişti:

“Vatan sevgisi ona hizmetle ölçülür.”

Yani ölçü “Vatanı seviyorum” demek değil, vatana hizmet etmektir. İşte Özdemir Bayraktar ve ailesi bunun en önemli örneklerinden biridir. Bugün PKK terör örgütü sınırlarımızın içinde ve dışında bitirilmişse, Türkiye bölgede emperyalist ülkelerin oyunlarını bozan bir aktör hâline gelmişse, Özdemir Bayraktar’ın 2000’li yıllardan itibaren önüne çıkarılan her engeli aşarak İHA, SİHA ile başlayıp dünyada bir ilk olan insansız savaş uçağı Kızılelma’ya ulaşması bu vatan sevgisi sayesindedir.

“Özdemir Bayraktar Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti” belgeseli ve aynı isimle hazırlanan kitap sadece bir hayat hikâyesi değil, Türkiye’nin önüne hem de Türkiye içinden çıkarılan engellerle mücadelesini anlatıyor. Bu engelleri çıkaranlar ise devletin tüm kurumları gibi Savunma Sanayii Müsteşarlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri içine sızmış Fetullahçı Terör Örgütü mensuplarıydı. Belki de hainlerin böyle bir belgeselde adlarının geçmemesi en doğrusu; ancak yaptıkları kötülüklerin unutulmaması ve bir daha tekrarlanmaması için hatırlamakta fayda var.

FETÖ’CÜLERİN İHANETİ

2003 yılından itibaren İHA üretimi için kolları sıvayan Özdemir Bayraktar, dört yıl boyunca önüne çıkarılan engellere rağmen 2007 yılında ilk mini İHA’yı Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim eder. Bu, TSK envanterine giren ilk millî İHA olur.

O güne kadar İsrail’den milyonlarca dolara satın alınan HERON’larla PKK’lıların yerinin tespit edilmeye çalışılması çabaları boşa gider. İsrail, PKK’lılara ait görüntüleri ya gecikmeli Türkiye’ye iletir ya da maşa olarak kullandıkları PKK’lılara haber verip yerlerini değiştirmelerini sağlar. Şehit haberlerinin sıklaştığı 2005–2006 yılları sonrası Bayraktar’ın İHA’ları buna son verecektir. Ancak devletin içine sızmış FETÖ’cüler, Güneydoğu dağlarında Şırnak Gabar’da terörle mücadele eden askerlerle birlikte kalan Bayraktar’ın çalışmalarının önünü kesmek için her yolu denerler. Nitekim o karamsarlıkla Sarıyer’deki evine döner ve “Bu iş bizim için bitmiştir” der.

ŞEHİT HABERİ İLE MÜCADELEYE DEVAM

Ancak 2007 yılı Haziran ayında aldığı acı bir haber onu ayağa kaldırır. Şırnak Akçay Tugayı’nda tanıştığı Yarbay Melih Gülova, teröristlerin Akdizgin Piyade Bölük Komutanlığı ile Damlarca Bölük Komutanlığı arasındaki yola döşedikleri bombayı uzaktan kumanda ile patlatmaları sonucu Binbaşı Ramazan Armutçuoğlu ve Er Hasan Güreşen ile birlikte şehit olmuştur. Yakından tanıdığı ve sevdiği yarbay ve askerlerin şehadet haberine çok üzülen Özdemir Bayraktar, Melih Gülova’yı ve silah arkadaşlarını koruyabilecek cihazları üretmiştir; ancak devlet içindeki hainler bunların kullanılmasına izin vermez. Sadece askerlerimizin kaybı değil, bu gerçeği bilmek Özdemir Bayraktar’ı kahreder.

HAKKÂRİ’DEN GELEN TELEFON

Tüm varlığıyla ailesiyle geceli gündüzlü çalışarak terörle mücadele için yaptığı çabaların devlet içindeki FETÖ’cü hainler tarafından engellenmesi, bu engellemeler yüzünden askerlerimizin şehit edilmesi öfkesini daha da artırır. O sırada Hakkâri Dağ Karakolu’ndan Hakan Yiğit isimli bir üsteğmen Özdemir Bayraktar’ı arayarak, “Özdemir Bey, biz burada teröristlerle mücadele ediyoruz. İmkânlarımız sınırlı, kantin paralarını topladık, sizin yaptığınız uçaklardan almak istiyoruz” deyince kendine gelir. Şırnak dönüşü pes etmeye yaklaşsa da önüne çıkan her engeli yıkıp geçmeye alışık karakteri yeniden ayağa kalkar. Ekibinin başına geçer ve “Melih Yarbay bu ülke için canını verdi, bize bundan sonra uyku haram” diyerek kolları sıvar.

Şırnak’taki ekibi İHA geliştirme sürecine odaklanmışken, kendisi kamuflaj giyip sınır karakollarında askerler için karşılanması gereken ihtiyaçları belirler. Bu azim; 2009’da dönemin popüler İHA’larında bulunmayan otomatik iniş ve kalkış özelliğine sahip TB1’in, 2014’te silahlı insansız hava aracı (SİHA) TB2’nin ve 2021’de Bayraktar Akıncı’nın üretilip envantere girmesini sağlar.

15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle devletin içinden temizlenen vatan haini FETÖ’cülerin, Bayraktar’ın yaptığı çalışmaları engelleme çabası son ana kadar sürer. Ancak vatansever Akıncı Özdemir Bayraktar ve ailesinin azmi hainlere galip gelir.

SALDIRILAR DEVAM EDİYOR, EDECEK

Bir yıl sonra silah entegrasyonu yapılarak önce PKK’ya karşı hendek ve çukur operasyonlarında, ardından Suriye’de Fırat Kalkanı Harekâtı’nda Türkiye “oyun değiştirici güç” hâline gelir. PKK’ya karşı sınır ötesi operasyonlarda sağladığı üstünlük, Karabağ Zaferi’nin kazanılmasında ve Libya’da oyunun değiştirilmesinde de rol oynayacak savaş doktrinlerinde değişikliğe yol açar. Ukrayna’da olduğu gibi “Bayraktar” adına marşlar yazılır, yeni doğan çocuklara bu isim verilir.

Ancak dün olduğu gibi bugün de emperyalizme ve maşası terör örgütlerine hizmet eden PKK’nın uşakları olan siyasetçilerden, vatan haini FETÖ’cülerden ve Türkiye’de bunlara maşalık eden bazı çevrelerden saldırılar sürmektedir. Selçuk Bayraktar’ın, “Biz SİHA’lara saldırıların ilk önce rakiplerimizden ve teröristlerden gelmesini beklerken, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki HDP’lilerden ve CHP’li Sezgin Tanrıkulu’ndan gelmesine şaşırdık” sözü çok şeyi anlatmaktadır.

Ekrem İmamoğlu’nun İBB Başkanı seçildiği 2019’da, Bayraktar’ın cebinden parasını ödeyerek gençleri teknolojiyle buluşturduğu T3 Vakfı’nın faaliyetlerine iftiralar atılarak son verildiğini de aklınızın bir köşesinde tutun. Bugün de saldırıların biçim değiştirerek devam ettiğini ve edeceğini unutmayalım.

Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında Vecihi Hürkuş, sonraki yıllarda Şakir Zümre ve Nuri Demirağ nasıl ülke içinden hedef alınıp bitirildiyse, her vatansever gibi emperyalistlerin uşaklarının Bayraktar başta olmak üzere savunma sanayiimizi hedef alacağını unutmayalım. Bu nedenle hafızayı diri tutmak isteyen herkesin, televizyonlarda ve dijital kanallarda da yayınlanan “Özdemir Bayraktar Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti” belgeselini ailesiyle birlikte izlemesini tavsiye ederim.

4. DİDEM ÖZEL TÜMER / ORTA DOĞU’NUN İSVİÇRE’Sİ: UMMAN

Başlıktaki tanımlama bana ait değil. The International Spectator adlı yayında James Worrall tarafından yazılmış bir makalenin başlığından esinlendim. O, Arabistan’ın İsviçresi demişti. Kimileri de Umman için “sızdırmaz” ülke diyor. Tıpkı İran ile ABD arasında tekrar canlandırılmaya çalışılan görüşmelerde olduğu gibi, kolaylaştırıcılık rolü üstlendiği görüşmelerde uyguladığı sıkı gizlilik protokolü nedeniyle böyle anılıyor. İran’ın onu tercih etmesinde bu özelliğinin yanı sıra iyi komşuluk ilişkileri de rol oynuyor. Gerçi bazı Körfez ülkeleri bu durumu şüpheli bulsa da Umman, dış politikasını bazı komşularının aksine tarafsızlık, diyalog, denge ve istikrar gibi kavramlar üzerine inşa etmiş bir ülke.

2015’ten bu yana Yemen’deki çatışmada önemli rol üstlendi. İran ile ABD arasındaki temasın bugünkünden çok daha sınırlı olduğu bir dönemde, 2018 nükleer anlaşması (JCPOA) müzakerelerinde ve devam eden ateşkes arayışlarında sergilediği performans ile sonuca ulaşılmasını sağladı. 2017–2021 yılları arasında Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyeleri Suudi Arabistan ve BAE’nin Katar’a yönelik ablukası sırasında tarafsız bir aktör olarak öne çıktı ve tüm taraflarla ilişki sürdürdü.

Büyük bir askerî ya da ekonomik güce sahip olmadan, bölgesel gerilimin eksik olmadığı bir coğrafyada sürdürdüğü diplomatik tavır ona itibar ve uluslararası arenada etki yaratma imkânı sağlıyor. Aynı zamanda güvenilir bir diyalog ortağı hâline getiriyor.

Iran Analytica’da yakın zamanda yayımlanan “Tüm yollar Muskat’a çıkar” başlıklı makalesinde Hamidreza Azizi, İran’ın Umman’ı tercih etmesinin nedenlerini tartışıyor. Azizi özetle şunları söylüyor:

Umman, İran için diyaloğu ve anlayışı kolaylaştıran bir arabulucu. Arabuluculuğu siyasi etki veya bölgesel statüye dönüştürmeyi amaçlamıyor.

Muskat, rolünü iletişimi sağlamak, mesaj iletmek ve tarafların yapıcı girişimler geliştirmesine yardımcı olmakla sınırlıyor. Kendi gündemini dayatmıyor.

Umman, ABD ile yakın ilişkiler sürdürmesine rağmen Amerikan çıkarlarını temsil etmiyor. ABD üslerine ev sahipliği yapmaması da bir başka artısı.

Muskat’ın arabuluculuk tarzı, görüşmelerin tıkanması veya çökmesi durumunda Tahran’a manevra alanını koruma imkânı sağlıyor.

İran’ın, sonuçlar üzerindeki kontrolünü kaybetmeden kırılganlıklarını yönetmesine olanak tanıdığı için Umman’ı tercih ettiğini vurgulayan Azizi’ye göre, “Muskat, rolünün kapsamını dar tutarak, egemenliğe yönelik algılanan ihlallere karşı son derece hassas olan bir devlet için kendini daha kabul edilebilir hâle getirmiştir.”

Bir başka deyişle; düşük profilli bir yaklaşım sergilemesi, sürdürülebilirliğe odaklanması ve tarafların mahremiyetine özen göstermesi Umman’ı kolaylaştırıcılık rolü konusunda öne çıkarıyor. Bu, her ev sahipliğinin olumlu sonuç üreteceği anlamına gelmiyor ama onu başarısız da göstermiyor.

5. NEBİ MİŞ / İNANÇ, İRADE, İDEAL, MÜCADELE VE BAŞARMANIN BELGESELİ

Hafta sonu, “Özdemir Bayraktar: Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti” belgeselinin ilk gösterimini Baykar Milli Teknoloji Merkezi’nde izleme fırsatımız oldu.

Rahmetli Özdemir Bayraktar’ın hayatının anlatıldığı belgesel, sadece bir biyografi değil. Ya da yalnızca İHA ve SİHA’ların bugüne kadar geliştirilme süreçleri de değil. Aynı zamanda inandığı değerlerden ödün vermeyen, idealleri uğruna kısıtlamaları ve engelleri inanç ve irade ile aşan tutkulu bir mühendisin ve ailesinin tam bağımsız Türkiye için mücadelesini anlatıyor.

Türkiye, bugün dünyada savunma sanayinde öncü ülkelerden biriyse, SİHA ihracat pazarında lider konumdaysa bu kolay başarılmamıştır.

Vecihi Hürkuş ve Nuri Demirağ gibi isimlerin büyük bir irade ve inançla başlattıkları savunma sanayi hamleleri, içeriden ve dışarıdan koordineli dirençlerle durdurulmuştu.

Özdemir Bayraktar’ın, onlardan 70 yıl sonra tekrar baş koyduğu İHA yolculuğunda aynı bürokratik engellerin nasıl karşısına çıkarıldığını tüm sahiciliğiyle belgeselde görmek mümkün.

Geçmişten bugüne Türk insanının önüne tüm alanlarda iki tür engel çıkarıldı. İlki bürokratik, diğeri zihinsel.

Özellikle savunma sanayii, millî üretim ve kalkınma gibi başlıklarda ortaya çıkan bürokratik engeller, sıradan ve masum bir direnç gösterme şeklinde olmadı. Bu engeller, uluslararası güç merkezlerinin içerideki uzantıları ile birlikte tasarlandı.

Türkiye’nin İHA, SİHA yolculuğunda Özdemir Bayraktar ve oğulları Haluk ve Selçuk Bayraktar’ın önüne çıkarılan engellerin kimler tarafından dizayn edildiğini, herhangi bir soru işaretine mahal bırakmayacak şekilde bugün biliyoruz.

Belgeselde de yer alıyor. Selçuk Bayraktar, 2005 yılında yaptığı konuşmada, “Bu proje veya bunun gibi projeler desteklenirse, Türkiye beş sene içerisinde dünyada bir numara olabilir” demişti. Bu öngörü bugün gerçekleşti. Geriye bakınca, bu sözlerin o dönemde öylesine söylenmiş ifadeler olmadığı; bir adanmışlığın, azmin ve kararlılığın ifadesi olduğu çok daha iyi anlaşılıyor. Bu sözleri, o dönemde karşılarına çıkarılan engellere karşı bir tepkinin dışa vurumu olarak okumak da mümkün.

Zihinsel bariyerler, “biz yapamayız” ya da “bize yaptırmazlar” ezberi ile gençlerin özgüveninin kırılmasıyla inşa edilmiştir. Özdemir Bayraktar’ın başardığı, aynı zamanda “yapamayız” ve “yaptırmazlar” ezberinin yıkılmasıdır.

Geçmişten bugüne kendi iktidar alanlarının aşınacağını düşünen çevreler; ulusal özgüveni zedeleyerek, toplumsal direnci azaltarak, devlet ve millet arasındaki güveni aşındırarak gençlerimizin ve insanımızın motivasyonunu kırdılar. Karşılarına engeller çıkardılar, girişimlerinin önüne taş koydular. Öğrenilmiş bir çaresizlik iklimi oluşturmaya çalıştılar.

Bugün hâlâ gençlerimiz, “bencil”, “kaygılı”, “geleceğe yönelik bir umudu yok” gibi negatif tanımlamalarla etiketlenmekte ve özgüvenleri kırılmaya çalışılmaktadır. Bunu yapanlar, gençlerimizin yurt dışına eğitim, tecrübe vb. nedenlerle gitmesini de bu etiketlemelerine gerekçe yapmaktadır.

Bugün savunma sanayii şirketleri başta olmak üzere, yüksek teknolojili ya da stratejik alanlarda faaliyet gösteren firmalarda yüz binlerce genç hayata başlıyor. Türkiye’nin yüzünü ağartacak, gurur duyacağımız işlere imza atıyorlar.

Savunma sanayii ekosistemimiz tüm dünyada hayranlıkla takip ediliyorsa, Özdemir Bayraktar ve oğullarının bu başarıda “kurucu” bir yeri var. Belgesel, bir nesil için özgüven belgesi niteliğinde. Artık “yapabilir miyiz” sorusu geride kaldı. Bir zihniyet dönüşümü yaşandı. “Daha iyisini nasıl yaparız” dönemine geçildi.

“Özdemir Bayraktar: Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti” belgeseli yeni nesillere mutlaka izletilmeli. Hatta yılın bir haftası okullarda “millî teknoloji hamlesi” temasına ayrılarak bu belgesel okullarda gösterilmeli. Yeni nesillerimizin; özgüvenli, kendine güvenen, inançları ve idealleri uğruna mücadele etmenin ne demek olduğunu bir başarı hikâyesi üzerinden anlaması sağlanmalı.

6. MELİH ALTINOK / YAV BIRAK

Netanyahu, Epstein’in İsrail adına çalıştığı iddialarına ilişkin ilk kez konuştu.

“Epstein’ın Ehud Barak ile olan alışılmadık derecede yakın ilişkisi, Epstein’ın İsrail için çalıştığı anlamına gelmez; tam tersini kanıtlar” dedi.

Netanyahu’ya göre İsrail eski Başbakanı Barak, 1999’daki seçim yenilgisinin ardından radikal sol ve anti-Siyonist çevrelerle iş birliği yapan, sahte medya anlatılarını kullanan, perde arkasındaki girişimleriyle İsrail’i istikrarsızlaştırmaya çalışan saplantılı bir aktör.

İyi de Epstein’in MOSSAD aparatı olduğuna dair iddiaların kaynağı Ehud Barak’la olan ilişkisi değil ki.

Bu konu, Barak’la temasından çok önce, Epstein’in MOSSAD tarafından eğitildiğine ilişkin FBI belgeleri üzerinden tartışılmaya başlanmıştı.

Kaldı ki tablo, Ehud Barak’ın bu ilişkide yönlendiren değil, Epstein’in hedef aldığı “kullanışlı kurbanlardan” biri olduğunu gösteriyor.

Epstein’le New York’taki evinde kalacak, özel jetlerine binecek kadar içli dışlı olması ve bu temaslara dair geride kalan bol miktarda yazışma ve fotoğraf, Barak’ın hem finansal hem de kişisel imaj açısından kolayca baskı altına alınabilecek bir profil çizdiğini ortaya koyuyor. İsrail adına operasyonel bir ilişki yürüten isim olsaydı, herhâlde ortada bu kadar iz, kayıt ve görsel malzeme olmazdı.

Epstein’in, Netanyahu’nun “İsrail’e düşmanlıkla” suçladığı en büyük siyasi rakiplerinden birini zaaflarından yakalaması, özel alanında kontrol edilebilir hâle getirmesi de bu ağın işleyişiyle son derece uyumlu görünüyor.

Netanyahu’nun hamlesi burada berraklaşıyor: Bir taşla iki kuş vuruyor.

Hem 1999’da kendisini sandıkta yenen, bugün de onu diktatörlükle ve Gazze’de “aldatıcı bir savaş” yürütmekle suçlayan başlıca muhalifi Ehud Barak’ı itibarsızlaştırıyor hem de Epstein–İsrail ilişkisini istihbarat ve devlet düzleminden koparıp “kişisel dostluk” seviyesine indiriyor.

Böylece mesele, karanlık ağlar ve operasyonel bağlar bağlamından çıkarılıp, Barak’ın “tuhaf arkadaşlıkları” başlığına hapsediliyor.

Peki bizim buralarda milyonlarca belge arasından, Tom Barrack’a ait olduğu iddia edilen, bağlamı belirsiz birkaç yazışmaya odaklanıp Ankara’ya “acilen istenmeyen adam ilan edilsin” çağrısı yapanların attığı taş nereye düşüyor?

CHP’sinin, İrancısının; Suriye devrimini destekleyen ve PKK-YPG arkasındaki ABD desteğini çeken Trump’ın özel temsilcisi Tom Barrack’a, Cemil Bayık’la eş zamanlı biçimde yüklenmesinin sebebi gerçekten sadece “ahlak” mı?

7. AYDIN ÜNAL / MAYA

Suriye Ordusu’nun PKK/YPG’ye yönelik operasyonları bizi tatsız bir hakikatle yüzleştirdi.

Evet, “Kürt eşittir PKK” değil; evet, bütün Kürtler PKK’yı desteklemiyor, ona sempati duymuyor; evet, PKK’nın siyasi uzantısı DEM’e bütün Kürtler oy vermiyor. Ancak gördük ki Kürtlerin büyük çoğunluğunun, özellikle de Kürt aydınlarının, kanaat önderlerinin, yazarlarının, İslamcı, dindar, muhafazakâr Kürtlerin üzerinde PKK propagandasının, özellikle de PKK dil ve jargonunun çok güçlü bir etkisi var.

PKK’lı olsun ya da olmasın, bahsettiğim kesim uzun yıllardır kelime, kavram ve coğrafi yer isimlerini PKK’nın belirlediği şekilde kullanıyor ve hiç şüphesiz düşünce de bu dil üzerine kuruluyor.

PKK daha kurulurken bunu hedeflemiş; önce sahada, sonra Diyarbakır Cezaevi’nde kendisi dışındaki tüm Kürt muhalefetini kanlı ya da kansız ortadan kaldırmış, tek örgütlü Kürt hareketi olarak sahnede kalmıştı. Bu sayede PKK, Kürtlerin mayasını, özünü, ruhunu, hamurunu bozmayı; dilini, jargonunu, düşüncesini, hatta edebiyatını, müziğini ve sanatını şekillendirmeyi başarmıştı.

Hepimiz Âdem’in çocuklarıyız; milletlerin, ırkların, kavimlerin doğuştan diğerlerine üstünlüğü yoktur. Topluluklara genel karakterler izafe etmek; örneğin misafirperver, cömert, cesur, yiğit, doğuştan asker, asil gibi sıfatlar yüklemek hakikate tekabül etmez. Olsa olsa hamaseti artırır, asabiyeyi güçlendirir.

Kuşkusuz “coğrafya kaderdir”; bunun yanında tarihî tecrübe de topluluklar üzerinde, nesilden nesile miras gibi aktarılacak karakterler inşa eder. Örneğin Kürtler için, sarp dağlarda yaşıyor olmanın etkisiyle savaşçı ve kapalı bir millettir diyebiliriz. Örneğin Türkler, tarihin cilvesiyle örgütlenme, devlet kurma, ordu teşkil etme konusunda tecrübe kazanmıştır. Tarihteki savaşların, galibiyetlerin, mağlubiyetlerin, fetihlerin ya da işgal edilme ve küçülmenin bugünün nesilleri üzerinde, tek tek fertlerde şüphesiz yansımaları olacaktır. Örneğin “ümmet” kavramı, “sınır ötesi vizyon”, “kimliğin din ile bütünleşmesi”, “kerim devlet” anlayışı, kardeşlik, dayanışma ve iş birliği; tarihî tecrübenin adeta ruhumuza nakşedilmiş, mayamızı oluşturmuş neticeleridir.

Bakan Göktaş’tan Çocukların Sosyal Medya Kullanımına Uyarı!
Bakan Göktaş’tan Çocukların Sosyal Medya Kullanımına Uyarı!
İçeriği Görüntüle

Bugün “bilim” dediğimiz şey, büyük ölçüde savaş sanatının yan ürünüdür. Sadece fizik, kimya, biyoloji, matematik değil; sosyoloji, psikoloji, antropoloji, iktisat ve dilbilim de evrenin sırrını çözmekten ziyade savaşın ve tahakkümün aracı olarak ortaya çıkmış, gelişmiştir. Fen bilimleri daha öldürücü silahların üretimine hizmet ederken, sosyal bilimlerin düşmanı tanıma, ayrıştırma, bölme, ikna etme, ifsat etme ve sömürme emellerine hizmet ettiğini kim inkâr edebilir ki?

Bugün coğrafyamızda bir Haçlı işgali yaşanırken, aslında daha kötüsü; ruhumuza, zihnimize, bizi biz eden tarihî mirasımıza, inancımıza, yani mayamıza yönelik yoğun bir saldırı olduğuna şüphe yoktur. Arapları, Kürtleri ve Türkleri birbirinden sadece coğrafi sınırlarla değil; zihnen, ruhen ve kalben de ayırmak için içeriden değil dışarıdan yoğun bir gayret olduğunu görmek zorundayız.

Türkler, son birkaç yüzyıldır üzerlerine çöken “Batılılaşma” kâbusuna karşı tarihî tecrübe ve oradan edindikleri mirasla direnmektedir. Mayayı bozmaya yönelik gayretler toplumun bir kesiminde etkili olsa da büyük çoğunluk hâlâ tarihî mirası üzerinde taşımaktadır.

Kürtler bu saldırılara karşı daha korumasız kaldılar. “Türk Kemalizmi” bir noktada duvara toslarken, “Kürt Kemalizmi”, yani PKK, Kürtlerin mayasını bozma konusunda kabul edelim ki epey etkili oldu.

PKK’nın Türkiye ve Suriye’de yaşadığı hezimet, bir Kürt uyanışına vesile olabilir. Araplar, Kürtler ve Türkler; tekraren mayalarına uygun biçimde, “ümmetçi” vizyon ve kardeşlik hukuku ile yeni bir dili, yeni bir düşünceyi inşa edebilir, o eski ruhu canlandırabilirler.

PKK’nın zehirli dilinden ve düşüncesinden kurtulmak, kendi özgün dili ve düşüncesini tarihî tecrübe ve maya ile uyumlu şekilde yeniden kurmak, bu yönde atılacak ilk adım olacaktır.

8. AA ANALİZ | TALHA KÖSE / AFRİKA’NIN STRATEJİK YÜKSELİŞİ VE TÜRKİYE-AFRİKA İLİŞKİLERİ

Türkiye-Afrika ilişkilerinin sürdürülebilirliği, imzalanan anlaşmalar ya da gerçekleştirilen projelerin ötesindedir. İlişkiler, doğrudan, insani ve samimi temas ile Afrikalı toplumlar nezdinde oluşan olumlu algıya ve karşılıklı güvene dayanmaktadır.

Uluslararası sistem, son dönemde belirsizliğin baskın hâle geldiği ve güç dinamiklerinin dönüştüğü yeni ve farklı bir rekabete sahne olmaktadır. Bununla birlikte siyasal tahayyüllerin, güvenlik anlayışlarının ve ittifak yaklaşımlarının köklü biçimde sorgulandığı bir geçiş süreci yaşanmaktadır. Klasik güç dengelerinin aşınması, yerleşik ittifak düzeneklerinin işlev kaybı ve çok katmanlı krizlerin kalıcı hâle gelmesi, küresel siyaseti giderek daha öngörülemez bir zemine taşımaktadır.

Yaşanmakta olan belirsizlik ve öngörülemezlik, artık geçici bir durum olmaktan çıkarak uluslararası düzenin yapısal özelliği hâline gelmektedir. Bu ortamda güç rekabeti sertleşirken, uzun süredir küresel siyasetin çevresinde konumlandırılan coğrafyalar yeniden stratejik önem kazanmaktadır. Dünya tarihinde önemli roller oynamalarına rağmen haritalarda görmezden gelinen yerler, farklı yönleri ve önemleriyle yeniden dikkati çekmeye başlamıştır. Bu coğrafyaların başında ise Afrika gelmektedir.

Afrika’nın artan önemi

Afrika, artık küresel rekabetin yaşandığı bir alan olmanın ötesinde, küresel gündemin hangi eksenler etrafında şekilleneceğini doğrudan etkileyebilen bir ağırlık merkezi olarak öne çıkmaktadır. Afrika’da yaşanan herhangi bir gelişmenin Avrupa’yı, Orta Doğu’yu ve hatta Asya’yı etkileyen sonuçlar üretmesi, kıtanın uluslararası siyasetin çevresinden merkezine doğru yol aldığını ve kritik dinamiklerden biri hâline geldiğini açıkça göstermektedir.

Öte yandan Afrika’nın artan önemi, geçici bir ilgi artışının ya da konjonktürel yönelimin sonucu değildir. Aksine bu yükseliş, yapısal parametreler üzerinden okunması gereken uzun vadeli bir dönüşümü yansıtmaktadır. Genç ve hızla artan nüfusu, enerji ve ticaret yolları üzerindeki jeopolitik konumu, güvenlik ve iklim değişikliği gibi küresel başlıklarda artan belirleyiciliği, doğal kaynakları ve üretim potansiyeli, Afrika’yı hem ekonomik hem de stratejik açıdan vazgeçilmez bir aktör hâline getirmektedir.

Örneğin Afrika’da bulunan nadir toprak elementleri ve doğal kaynaklar olmadan geleceğin teknolojilerini hayata geçirmek mümkün değildir. Benzer şekilde enerji arz güvenliğini ilgilendiren birçok ham madde de Afrika’da bulunmaktadır. Diğer taraftan Afrika’nın tarım ve sanayi alanlarında ciddi bir potansiyeli vardır. Ayrıca geleceğin nüfus dinamikleri ve trendlerini belirlemede Afrika merkezi bir konumda olacaktır. İnsani kalkınma, eğitim ve sağlık alanlarındaki gelişmelerle Afrika kıtası kabuk değiştirerek çok hızlı bir dönüşüme sahne olacaktır. Bu nedenle Afrika, artık tüm küresel ve bölgesel aktörlerin stratejik hesaplarında yer almak zorunda olan bir coğrafyadır.

Oryantalist bakış açısından kurtulmak

Afrika’nın bu artan stratejik ağırlığına rağmen, kıtaya yönelik baskın okumalar büyük ölçüde sömürgecilik mirasının ürettiği zihinsel kalıplar ve 20. yüzyılın modası geçmiş ezberleri üzerinden, oryantalist bir perspektifle şekillenmeye devam etmektedir. Afrika çoğu zaman terörizm, zayıf ve işlevsiz devlet yapıları, çatışmalar ve insani krizlerle özdeşleştirilmekte; ya kronik bir kriz alanı ya da büyük güçlerin rekabet sahası olarak tasvir edilmektedir. Bu yaklaşım, Afrika’yı sürekli “müdahale edilmesi” veya “kontrol edilmesi” gereken bir bölge olarak konumlandırırken, Afrika devletlerinin ve toplumlarının özne olma kapasitesini, siyasal iradesini ve kurumsal potansiyelini sistematik biçimde görünmez kılmaktadır.

Oysa Afrika, zengin medeniyet mirası, tarihsel birikimi ve kendi siyasal-toplumsal dinamikleriyle, yabancı reçetelerden ziyade kendi çözümlerini üretebilecek potansiyele sahiptir. Ancak özellikle geçen yüzyılda Afrika’da etkin olan aktörler, söz konusu oryantalist bakış açısı sebebiyle Afrika’nın bu kapasitesini geliştirmek yerine onu yetersiz gören yaklaşımlarla hareket etmiş; bu sebeple Afrika, sahip olduğu geniş potansiyele rağmen istikrarsızlık ve yoksulluktan kurtulamamıştır.

Türkiye’nin Afrika’ya yaklaşımı

Afrika’yı anlamanın ön koşulu, onu kriz ve rekabet çerçevesine hapseden indirgemeci okumaları terk etmek ve kıtayı kendi bağlamı içinde, kendi öncelikleri ve kurumsal dinamikleri üzerinden değerlendirmektir. Afrika’nın küresel sistemdeki rolü ve geleceği ancak bu perspektifle sağlıklı biçimde kavranabilir.

Türkiye’nin Afrika politikası, tam da bu noktada hâkim yaklaşımlardan belirgin biçimde ayrışmaktadır. Türkiye, Afrika’yı bir rekabet sahası, etki alanı ya da kısa vadeli çıkarların tahkim edildiği bir coğrafya olarak tanımlamayı bilinçli olarak reddetmektedir. Bunun yerine Afrika’yı, ortak tarihsel hafızaya sahip, eşit ve saygıya dayalı bir stratejik ortak olarak konumlandırmaktadır. Bu yaklaşım, ilişkileri hiyerarşik bir düzleme yerleştirmek yerine karşılıklı egemenlik ve saygı temelinde kurmayı hedeflemektedir.

Bu noktada Türkiye’nin Afrika yaklaşımı dört temel ilke üzerine inşa edilmiştir: karşılıklı egemenliğe saygı, insani sorumluluk ve samimiyet, kazan-kazan esasına dayalı iş birliği ve uzun vadeli, sürdürülebilir ortaklık. Nitekim söz konusu ilkeler sahadaki uygulamalarda da kendini göstermektedir. Türkiye’nin Afrika ile kurduğu ilişki; ekonomik hacim ya da diplomatik temsil sayısına indirgenmeyen, güven, süreklilik ve ortak fayda üzerine kurulu bir ilişki mimarisi sunmaktadır.

Bu çerçevede Türkiye’nin Afrika politikası, geçici jeopolitik hesapların ya da konjonktürel yönelimlerin ürünü değildir. Son yirmi yılda istikrarlı biçimde sürdürülen bu açılım, bilinçli ve çok boyutlu bir stratejik vizyonun sonucudur. Güvenlik, ekonomi, insani ve sosyal temas ile diplomasi alanlarını tamamlayıcı unsurlar olarak ele alan bu yaklaşım, Türkiye-Afrika ilişkilerinde kurumsal süreklilik üretmiştir.

Afrika güvenliğinde Türkiye modeli

Güvenlik boyutu, bu ilişkinin en hassas ve aynı zamanda en kapsamlı alanlarından biridir. Türkiye’nin Afrika’daki askerî ve güvenlik varlığı, klasik anlamda sert güç projeksiyonu ya da kalıcı askerî tahakküm üzerinden tanımlanmamaktadır. Aksine Türkiye, güvenliği askerî vesayet ya da bağımlılık ilişkisi üretmeyen bir çerçevede ele almakta; kapasite geliştirme, eğitim ve kurumsal dayanıklılık inşasına odaklanmaktadır. Bu yaklaşım, güvenliği kısa vadeli güç gösterilerinin ötesinde, yerel egemenliği ve kurumsal sürdürülebilirliği güçlendiren uzun vadeli bir ortaklık alanı olarak görmektedir.

Bu perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin Afrika’daki askerî varlığı yalnızca sahada görünürlük sağlamakla sınırlı değildir; Afrika ülkelerinin kendi güvenlik mimarilerini ayakta tutabilecek kapasiteyi geliştirmelerini destekleyen bir iş birliği modeli sunmaktadır. Güvenlik, dışa bağımlı kontrol mekanizmalarından ziyade yerel kurumların güçlendirilmesi ve siyasal istikrarın kalıcı hâle getirilmesiyle ilişkilendirilmektedir. Bu yönüyle Türkiye’nin güvenlik yaklaşımı, Afrika’yı edilgen bir güvenlik nesnesi olmaktan çıkararak kendi güvenliğini inşa edebilecek bir özne olarak kabul etmektedir.

Türkiye, Afrika’da güçlü, toplumsal zemini sağlam, kendi farklılıklarını adil şekilde yönetebilen, halkların temel beklentilerini karşılayabilen, ekonomik kalkınmasını ve dinamizmini doğru yöneten siyasal yapıların oluşmasından yanadır ve bu istikametteki adımlara destek vermektedir.

Bunun en önemli örnekleri Somali ve Libya’da görülmektedir. Türkiye, bu iki ülkede yürüttüğü güvenlik modeliyle yerel egemenliği hâkim kılarken kalıcı istikrar ve barış inşasına da katkı sunmaktadır. Bunu ise yerel kapasitenin güçlendirilmesiyle paralel biçimde yürütmektedir. Dünyanın birçok bölgesinde istikrarlı siyasal yapılar, uzun yıllara sari gelişmelerin ve mücadelelerin sonunda elde edilmiştir. Nüfusu genç, potansiyeli yüksek ancak siyasal ve toplumsal dalgalanmaların sıkça yaşandığı Afrika’da istikrarlı bir düzenin oluşması aciliyet kesbetmektedir. Bu potansiyelin kendini gerçekleştirebilmesi, istikrarın tesisine bağlıdır. Türkiye’nin çabaları da bu doğrultuda destekleyici olmaktadır.

Doğrudan toplumsal temas

Türkiye’nin Afrika yaklaşımını ayrıştıran bir diğer önemli boyut, toplumlar arası temaslara verdiği önemdir. Eğitim bursları, kalkınma projeleri, sağlık ve sosyal destek faaliyetleriyle doğrudan toplumlarla temas kurabilen nadir aktörlerden biri olması, Türkiye-Afrika ilişkilerine samimi ve insani bir zemin kazandırmaktadır. Bu temaslar, ilişkiyi yalnızca devletler arası diplomasi düzlemiyle sınırlamamakta; toplumsal düzeyde güven ve meşruiyet üretmektedir.

Bu noktada Türkiye-Afrika ilişkilerinin sürdürülebilirliği, imzalanan anlaşmalar ya da gerçekleştirilen projelerin ötesine geçmektedir. İlişkiler, doğrudan, insani ve samimi temas ile Afrikalı toplumlar nezdinde oluşan olumlu algıya ve karşılıklı güvene dayanmaktadır. Dolayısıyla uzun vadede sert güç unsurlarından çok daha kalıcı sonuçlar üretme potansiyeline sahiptir.

Türkiye, Afrika’nın geleceğine yatırım yapıyor

Sonuç olarak Afrika’yı özne ve eşit olarak görmeyen, ilişkilerini hiyerarşi ve bağımlılık üzerinden kuran yaklaşımlar, kısa vadede bazı kazanımlar elde etse dahi orta ve uzun vadede sürdürülebilirliğini yitirmeye mahkûmdur. Buna karşılık Afrika’yı kendi dinamikleriyle, kendi öncelikleriyle ve eşit ortak olarak kabul eden yaklaşımlar, daha sağlam ve kalıcı bir ilişki zemini inşa edebilmektedir.

Türkiye’nin Afrika politikası, bu gerçeğin farkında olarak adil, çok boyutlu ve uzun vadeli bir ortaklık modelini savunmaktadır. Bu model, Türkiye-Afrika ilişkilerinin geleceğine olduğu kadar, küresel sistemin daha dengeli, adil, kapsayıcı ve meşru bir yapıya evrilmesine de katkı sunabilecek bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Afrika’yı merkeze alan bu perspektif, belirsizlik çağında küresel siyasetin sessiz ama güçlü eksenlerinden biri olmaya adaydır. Türkiye’nin Afrika ülkeleriyle kurmakta olduğu stratejik diyalog, köklü siyasi ve kültürel geçmişimize dayanmaktadır; istikameti ise geleceğin fırsatlarını yakalama üzerinedir. Savunma, strateji ve yenilikçi enerji gibi alanlar ise bu ilişkinin tüm taraflar açısından yüksek potansiyele sahip sütunlarıdır.

Kaynak: GAMZE KARABULUT