1.ABDULKADİR SELVİ

Özgür Özel cumhurbaşkanı adaylığına hazırlanıyor

CHP’de önemli kırılmalar yaşanıyor. Bu kırılmanın en önemli nedeni, Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptaline ilişkin olarak açtığı davanın reddedilmesi oldu. İstanbul 5. İdare Mahkemesi, oy birliği ile aldığı kararla İmamoğlu’nun iptal başvurusunu reddetti. Ekrem İmamoğlu, bu kararın iptali için İstinaf Mahkemesi’ne başvuruda bulunacak ancak yargı süreçlerinin cumhurbaşkanlığı seçiminden önce sonuçlanması beklenmiyor. Bu gelişmeyle birlikte Ekrem İmamoğlu’nun yapılacak ilk cumhurbaşkanlığı seçimine girmesi yönündeki umutlar tükendi.

16 ŞUBAT’TAKİ DAVA

Ekrem İmamoğlu hakkında, iptal edilen diplomasıyla ilgili olarak bir de “zincirleme bir şekilde resmî evrakta sahtecilik” suçundan dolayı açılan bir dava var. İdare Mahkemesi’nin kararı bekletici sebep olarak kabul edilerek duruşma 16 Şubat’a ertelenmişti. İdare Mahkemesi oy birliğiyle iptal başvurusunu reddedince, İmamoğlu’nun evrakta sahtecilikten de ceza alması gündeme geldi.

Bir adamın her şeyi sahte olur mu? Artık adının Ekrem, soyadının İmamoğlu olduğundan dahi şüphe eder oldum.

HAREKETE GEÇTİLER

Diplomayla ilgili ret kararı Ekrem İmamoğlu’nun felaketi olurken, Özgür Özel’in saadetine dönüştü. Çünkü bir süredir Özgür Özel ekibi, “Ekrem İmamoğlu diploması iptal edildiği ve hakkında devam eden yargılamalar nedeniyle cumhurbaşkanı adayı olamıyor. CHP’nin cumhurbaşkanı adaysız kalmaması lazım. CHP’nin cumhurbaşkanı adayı CHP Genel Başkanı olmalı” tezini işliyordu. İmamoğlu’nun diplomasının iptaline karşı açtığı davanın reddedilmesi, Özgür Özel ekibinin elini güçlendirdi. Ama sadece elleri güçlenmedi, aynı zamanda kolları sıvayıp çalışmalara başladılar.

İKİ ÖNEMLİ HAMLE

1- İlk adım olarak Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nden Ekrem İmamoğlu’nun panosu kaldırılıp yerine Özgür Özel’in ve Atatürk’ün resimlerinin yer aldığı yeni pano konuldu. Ekrem İmamoğlu’nun bundan rahatsız olduğu ve odalara kendi fotoğrafının asılması için talimat verdiği söyleniyor.

2- Özgür Özel, cumhurbaşkanı adaylığı televizyonunu kuruyor. Adana’da faaliyet gösteren Koza TV, İstanbul’a taşınıyor. Televizyonun kuruluşuyla Medyadan Sorumlu CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut ilgileniyor. Burhanettin Bulut hem Adana Milletvekili hem de Özgür Özel’in ev arkadaşı.

Neden cumhurbaşkanı adaylığı televizyonu dedim? Ekrem İmamoğlu, cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edildi. Özgür Özel, şimdiye kadar yaptığı 80’i aşkın mitingi Ekrem

İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığı üzerine kurdu. Kendisine her sorulduğunda “adayımız Ekrem İmamoğlu” dedi. Kendisinin aday olmayacağını ilan etti. Koza TV’nin işlevi, CHP tabanını Özgür Özel’in cumhurbaşkanı adaylığına hazırlamak olacak.

ÖZGÜR ÖZEL’İN KOZA’SI

Koza TV’nin bir özelliği de tamamen Özgür Özel’e bağlı bir televizyon olması. Özgür Özel, milletvekilleriyle toplantısında “Bir buçuk televizyonumuz var” demiş. Bir Halk TV, buçuk ise Sözcü TV deniliyor. Halk TV, Ekrem İmamoğlu’nun güdümünde. Sözcü TV ile ilgili farklı süreçlerden söz ediliyor. Ben şimdi ona girmeyeyim.

MANSUR YAVAŞ’IN ADAYLIĞI

Özgür Özel’in önündeki en büyük engel Ekrem İmamoğlu’ydu. O kalkıyor. Peki Mansur Yavaş? CHP kulislerinde Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanı adaylığına şans tanınmıyor. Hakkında açılan konser davasının Mansur Yavaş’ı gündemden düşürdüğü iddia ediliyor. Ankara’da yaşanan su sıkıntısı ve trafik sorunu nedeniyle Mansur Yavaş’ın yıprandığı düşünülüyor. Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanı adaylığına şans tanınmıyor. Ancak Özgür Özel’in milliyetçi oyları kaybetmemek için Mansur Yavaş’ı denklemin içinde tutmaya devam edeceği ifade ediliyor.

İMAMOĞLU’NUN KÜRT OYLARI UYARISI

Ekrem İmamoğlu’nun Özgür Özel’i iki konuda uyardığı söyleniyor. Biri, Ekrem İmamoğlu’nun yapılan mitinglerle bir sonuç alınamadığını belirterek Özgür Özel’den çarşıya pazara inmesini istemesi.

DEM’LİLERLE GÖRÜŞME

İkincisi ise Özgür Özel bir süredir DEM Partililere mesafeli davranıyordu. Ekrem İmamoğlu, Kürt oylarının kaybedilmemesini istemiş. Kent Uzlaşısı’yla İstanbul başta olmak üzere Adana, Mersin ve Antalya’da seçimleri kazandıklarını anlatıp DEM Parti’yle ilişkileri düzeltmesini istemiş. Özgür Özel’in son günlerde YPG’nin sözcüsü gibi açıklama yapmasının sebebi anlaşıldı. DEM heyeti, SDG-YPG’ye karşı düzenlenen operasyonla Halep’te sıkışan YPG’lilere verdiği destekten dolayı Özgür Özel’e teşekkür etti. Özgür Özel, DEM heyetiyle görüşmeden sonra yaptığı açıklamada YPG sözcüsü

Foza Yusuf ve Tülay Hatimoğulları’nın savunduğu Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın açılması teklifini gündeme getirdi.

TÜLAY HATİMOĞULLARI KANDİL’İN SÖZCÜSÜ MÜ?

Suriye’de SDG’nin entegrasyonu için bir çalışma yürütülüyor. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Esed döneminde Kürtlere tanınmayan hakların tamamını verdi. “Ey Kürt halkımız, Selahaddin’in torunları! Sizlere zarar vermek istediğimize dair anlatımlara sakın inanmayın. Vallahi, size kim kötülükle dokunursa kıyamet gününe kadar hasmımızdır. Bizim hayatımız sizin hayatınızdır” diye seslendi. Suriye’de isteniyor ki Savunma Bakan Yardımcısı, Haseke Valisi onların önerdiği isimler olsun. Suriye Meclisi’nde Kürtler temsil edilsin. Suriye ordusunda ve İçişleri Bakanlığı’nda görevler üstlensinler.

Ama SDG, ama Kandil, ama DEM Parti… Kürtlere kimlik vermeyen, Kürt liderleri zindanlara atan Esed’in arkasından gidip Kürtçeyi ulusal dil ilan eden Ahmed Şara’yaterörist diyorlar.

Suriye’de kan dökülmeden bir entegrasyon süreci gerçekleşsin diye çaba gösteriliyor. Kandil’deki terör baronları buna engel oluyor. Bir de DEM Parti.

DİRENECEKLERMİŞ

Terörsüz Türkiye sürecini sabote etmek için her türlü çabayı gösteren DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “YPG’nin silah bırakmasına gerek yok” demişti.

Şimdi ise Suriye’deki Kürt güçlerinin (YPG-PKK) Haseke, Kamışlı ve Kobani gibi Kürt bölgelerinde sonuna kadar direneceklerini bildiriyor.

Tülay Hatimoğulları, Türkiye’deki bir partinin eş genel başkanı mı yoksa Kandil’in sözcüsü mü?

2.AHMET HAKAN

Hande’nin bomba haberi: İran işini de Reis mi çözecek

Trump / Erdoğan telefon görüşmesi yaptı önceki gün gece.

Konuyla ilgili elimizdeki tek resmî bilgi şu:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Trump’la bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.

İki lider Suriye’yi, Gazze’yi, İran’ı konuştu.”

İyi de detaylar?

Yok.

Hürriyet Ankara Temsilcisi Hande Fırat, işte bu telefon görüşmesinin en bomba kısmını resmen patlattı.

Meğer Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’a,

“Gelin sizi İran’la buluşturalım. Telekonferans yöntemiyle görüştürelim sizi” demiş.

Trump da bu teklife sıcak bakmış.

Hepimiz “ha vurdu ha vuracak” diye fal tutarken,

Reis bu işi görüşmeler yoluyla çözecek gibi.

Bir ara ne deniyordu bu tür durumlarda?

Hah buldum: “Ay hadi inşallah” deniyordu.

ÖZGÜR ÖZEL’İN KIYISINDAN BİLE GEÇMEDİĞİ O HARFLER

DEM Parti, CHP’yi ziyaret etti.

Ortak açıklamada CHP Lideri Özgür Özel, şu şahane açıklamayı yaptı:

“Bu oyunda kazananlar hep İngilizler, Amerikalılar, İsrailliler mi olmalı? Kürtler, Türkler, Araplar, Aleviler, Dürziler mi? Bu sefer de biz kazanalım.”

İşte budur. Tam olarak budur. Çok beğendim bu yaklaşımı.

Ancak Özgür Özel, aynı açıklamasında şunu da yaptı:

“Kravat” dedi, “HTŞ” dedi, “IŞİD” dedi, “Atatürk Havalimanı saldırısı” dedi, bir kez daha “IŞİD” dedi, “HÜDA PAR” dedi, “Hizbullah tutukluları” dedi, “Atatürk” dedi, “Yılbaşı kutlamaları” dedi, “Selefi örgütler” dedi, “Cihatçılar” dedi, bir kez daha “IŞİD” dedi.

Şu harfler ise cısss!

Şu harflerin kıyısından köşesinden bile geçmedi:

S – D – G – P – Y – D – Y – P – G – P – K – K

Terörün bir türlüsüyle ilgili ağza ne gelirse söyleyip, terörün bizi en fazla ilgilendiren türüyle ilgili tek bir harf bile söylememek…

Ne bileyim, bana pek kabul edilebilir gelmedi. En azından bizim ahali bunu yazar bir kenara.

AJANLAR İRAN’A

Türkiye’de İran ajanları yakalanmış. MİT ve emniyet ortak operasyonla Türkiye’de faaliyet gösteren İran ajanlarını yakalamış.

İsrail ajanları…

Ülkelerini kevgire döndürmüşler, Tahran’ın yakınlarında dron fabrikası kurmuşlar, MOSSAD’la mücadele ekibinin içine bile sızmışlar, generallerinin nefes alışını bile izlemişler.

Adamlar, ülkelerindeki bu faaliyeti önleyeceğine Türkiye’ye ajan yolluyorlar.

“Mollalar İran’a” sloganı vardı bir ara.

Bu sloganın yeni sürümü şu olmalı:

“Ajanlar Tahran’a.”

YİĞİDİM ASLANIM ROMANTİZMİ

CHP’ye İYİ Parti’den geçtikten sonra en birinci Ekremci olan birisi şöyle demiş:

“Yiğidim aslanım romantizmiyle olmuyor bu işler.”

Aslında romantizmle olabilirdi.

Fakat “yiğidim aslanım romantizmi” ile olmadı.

Çünkü tam oturmuyordu, kekremsi kaçıyordu.

Acaba Demirel’in,

“Oturmayan bir romantizm, güldürmeyen fıkraya benzer” diye bir sözü var mıdır?

BİR TEKLİFİM VAR: SDG DEMEYELİM

“Suriye Demokratik Güçleri” dediğimiz sırada o yapının içinde Araplar da vardı.

Ancak artık yok.

SDG demek, artık saha gerçekliğine hiç uymuyor yani.

PYD diyebiliriz. YPG diyebiliriz.

Hatta çok daha düz bir anlatımla PKK dememiz çok daha isabetli olur.

KALIBININ ADAMI DEĞİLMİŞSİN EDİ RAMA

Ben bu Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’yı çok severdim.

Uzaktan delikanlı bir duruşu vardı. Sanatla uğraşırdı, resim yapardı. Sergiler açmıştı. Siyasette sosyalist çizgideydi. Eşi Müslüman’dı. “Kurban” diye bir siyasi hatıratı vardı, İletişim’den Türkçesi çıkan. Basketbolculuğu da vardı. “Her ülkeyle iyi geçinirim ama Türkiye’yle biraz fazla iyi geçinirim” derdi.

Artık fikrim tamamen değişti.

İki metrelik boyuna bakıp,

“Yazık, kalıbının adamı değilmiş” diyorum.

Çünkü bu Edi Rama…

İsrail’e gitti. Bebek katliamlarını görmezden geldi. Netanyahu’nun karşısında kırıttı. Kendisine İsrail Parlamentosu’nda konuşma yapma hakkı tanınması karşısında eridi. Holokost’tan söz ederken Gazze’deki soykırımı görmezden geldi. Ne görmezden gelmesi… Neredeyse Filistin’i suçlu çıkardı.

İsrail’e yaranmak için alçalan çok oldu şu son süreçte.

Ama hiçbiri Edi Rama kadar alçalmadı.

3.MAHMUT ÖVÜR

‘Kravatlı Şara’ ve ‘statükocu’ Özel

Uzun bir süredir CHP'yi yöneten siyasi akıl, başta Suriye meselesi olmak üzere bütün dış politika alanlarında Türkiye'nin temel çıkarlarıyla çelişen bir yerde duruyor.

Bugüne kadar nereye bakarsanız bakın, devlet adına veya siyasi parti olarak AK Parti neyi savunduysa CHP tam tersini savundu. “Suriye'de ve Libya'da ne işimiz var?”la başlayan bu savrulma, teröre ve tezkerelere karşı çıkmaktan “Mavi Vatan masal” söylemine kadar uzandı.

CHP liderliği, Türkiye'nin Ukrayna-Rusya savaşında dünyanın takdir ettiği “denge siyaseti”ne bile karşı çıktı. En tuhafı ise halkın çok daha hassasiyetle izlediği Azerbaycan'ın Karabağ'ı kurtarma savaşına Türkiye'nin verdiği desteğe, “Cihatçılar gönderiliyor” diyerek karşı çıkmasıydı.

Bugün CHP'yi “değişimciler” de yönetse parti farklı bir yerde değil. Oysa son bir yılda Suriye'de olağanüstü bir devrim yaşandı. Esad diktatörü gitti, İran ve Rusya'nın etkisi azaldı, ABD'nin silahlandırdığı terör örgütü PKK-YPG'yi terk etti, İsrail henüz kışkırtıcı ve karıştırıcı rolünden vazgeçmese de artık eskisiyle kıyaslanmayacak yepyeni bir Suriye gerçeği var. Şara'nın Kürt hamlesi bile bunu göstermeye yetiyor.

Dünya da bunu gördü ve kabullendi ki ABD Başkanı Trump, Rusya Devlet Başkanı Putin, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi liderler, Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın elini sıkıyor, iyi ilişkiler kurmaya çalışıyor. Ayrıca yeni Suriye yönetimine büyük oranda Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleri de destek verdi. Arap ve bütün Müslüman ülkeler zaten Suriye'deki yeni dönemi memnuniyetle karşıladı. Sanıyorum memnun olmayan birkaç ülke vardı; İran ve İsrail gibi.

İlginçtir, Türkiye'de de memnun olmayanlar var. En başta da CHP ve CHP'nin kafası karışık Kürt versiyonu DEM Parti geliyor. DEM'lilerin derdi belli de CHP'nin neyin peşinde olduğu bilinmiyor. Herhalde Esad'ın ve Baasçı yönetimin yenilgisi ağır geldi ve unutulmadı.

Üstelik gidip kapısında yalvardığı, “Terk edilmiş hissediyoruz” dediği Batılı dostları Ahmed Şara ile görüşürken, elini sıkarken, bakın 28 Şubat kafasıyla CHP Genel Başkanı Özgür Özel özetle ne diyor: “HTŞ'ye kravat giydirmekle, rejimin başına getirmekle (..) orada kimseye huzur yoktur.”

Güya “değişim” diye gelen bir siyasetçi “değişime” karşı çıkıyor. Sanıyorum kendisi gerçekten değişmediği için herkesi de öyle zannediyor. Eğer son 10 yılda İdlib'de nasıl bir süreç yaşandığını bilseydi —bilmek istemediği çok açık— farklı şeyler söylerdi.

Keşke CHP gerçekten biraz değişse de “kravat” takmasa bile olur.

ÖZGÜR ÖZEL'E ‘YALAN’ DAVASI

Daha önce bir tazminat davası açtığımı hatırlamıyorum. Hakkımda siyasi aktörlerin açtığı dava sayısı da azdır. Son dönemde bunu değiştiren iki isim oldu:

Ekrem İmamoğlu ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel.

İmamoğlu, hakkımda açtığı yalan davasını kaybetti. Yazdıklarımın doğruluğunu ise “İmamoğlu Suç Örgütü” iddianamesi fazlasıyla gösterdi.

Şimdi CHP Genel Başkanı Özgür Özel de aynı yolu izliyor. O da gazeteci Enver Aysever'in Silivri Cezaevi'nde İmamoğlu'yla karşılaşmasında, “Hırsızın elini sıkmam” sözleri üzerinden beni “hedef” aldı. İstanbul Çekmeköy mitinginde, “Bir karış yalan yazdı” diye hedef gösterdi. Gazeteci Enver Aysever, daha o gece avukatı Mikayil Dilbaz aracılığıyla Özel'i yalanladı; hem de “Hırsızın partisi olmaz” diye meydan okudu.

Yeterdi belki ama Özel'in neden yalan söylediğini de merak ettiğim için cevabı mahkeme salonunda arayacağımı söyledim: “Çünkü bazen gerçeği anlatmanın tek yolu, onu resmî kayıtlara geçirmektir.”

Böylece kurumumuz avukatları tarafından hem bu gerekçeyle hem de “Demeçler açıkça ağır eleştiri sınırlarını aşmakta ve hakaret içermektedir” tespiti nedeniyle 100 bin TL'lik tazminat davası açıldı.

Artık yalan, bir partinin genel başkanı düzeyinde bu kadar rahat söylenmemeli.

4.BERCAN TUTAR

İran seferberliği: Kurtarma değil pay alma yarışı

İran’a müdahale artık bir zaman meselesi. Unutmayalım ki “emperyal paylaşımlar” savaşlardan sonra değil, öncesinde yapılır. Genelde savaşlar, büyük güçler arasında uzlaşı sağlandıktan sonra çıkar. İran’a yönelik emperyalist stratejilerin şimdiye kadar devreye girememesinin nedeni, büyük güçler arasındaki giderilemeyen pürüzlerdi.

Fakat şu an büyük küresel dizayn hakkında Rusya, AB, Çin ve ABD ile diğer bölgesel aktörler arasında yeni bir jeopolitik bölüşme, nüfuz ve güç dağıtımında konsensüs sağlanmış görünüyor.

Türkiye başta olmak üzere bazı bölge ülkeleri İran’a müdahaleye karşı çıkarken, diğerleri ise ortaya çıkacak yeni bölgesel kaostan dolayı çekinceli davranıyor. Ne var ki Batılı ve Doğulu ülkelerin yoğun diplomasi trafiğinden anlaşılıyor ki İran rejimi için hüküm çoktan verilmiş

Bu bağlamda İran’a en büyük desteği veren Çin, Hindistan ve Rusya gibi ülkeler, belli tavizlerle veya yeni anlaşmalarla bu yeni sürece rıza göstermeye ikna edildi ya da ediliyor.

Avrupa Birliği (AB), İran’ın en kritik müttefiklerinden Hindistan ile önceki gün tarihi bir serbest ticaret, savunma ve stratejik anlaşma imzalarken; İngiltere Başbakanı Keir Starmer da Trump politikalarının Batı ittifakını sarstığı bir dönemde Çin’de bulunuyor.

Starmer’ın ziyareti, Batılı ve yerli ajanslar tarafından “İngiltere Başbakanı, ABD Başkanı Donald Trump’ın tarife politikası ve tek taraflı siyasi adımlarıyla Batılı müttefiklerini yabancılaştırdığı bir dönemde, Batı ittifakının jeopolitik rakibi konumundaki Çin’e resmi ziyarette bulunacak” yorumu ile veriliyor.

Kısmen doğru bir tespit. Fakat bu “kasıtlı tespit”, jeopolitik resmin büyük bölümünü de perdeliyor. Atlantik’in iki yakası ile Batı dışı dünya (Türkiye, Rusya, Çin ve Hindistan) arasında yeni bir uzlaşı ve ilişkileri stratejik düzeyde yeniden dizayn politikası devrede.

Ukrayna’da istediğini alan Rusya ve Avrupa ile ticaret kapıları açılan Çin’in Grönland, Suriye ve Venezuela konularındaki stratejik sessizliği, İran dosyasında da devam ediyor. Bu bağlamda Pekin’in İran tavizine karşı ABD, Çin’in Avrupa ile ticari ilişkilerini geliştirmesine göz yumuyor. Brüksel–Yeni Delhi paktı ile Starmer’ın Pekin çıkarması ve Kanada’nın Çin çıkışları bu mercekten okunmalı.

Tam da burada İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın, müttefiki sayılan Pekin ve Moskova yerine bölge ülkeleriyle yoğun görüşmeler yapması dikkat çekiyor. Böylesi kritik jeopolitik süreçlerde sosyolojik, mezhebi ve etnik endişeler ile ahlaki ve insani kaygılar, aşılması gereken önemsiz birer istatistiki veriye veya güdümlü birer toplumsal silaha dönüşüyor.

Venezuela’dan sonra İran’da da bu kaba çıkar yaklaşımını aratmayan determinizmi görüyoruz. Uzlaşan büyük güçlerin çıkarlarını maksimalize ettiği bu süreçte, İran’a müdahale ve rejimi değiştirme artık bir imkândan çok bir zaman meselesi gibi algılanıyor.

Zaten ABD’nin diplomasiden çok askerî seçeneği öne çıkarmasından da anlaşılıyor ki genel uzlaşma sağlanmış. İran’daki rejimin kalemi kırılmış görünüyor. Bütün akt…

5.SÜLEYMAN SEYFİ ÖĞÜN

Tuhaf yakınlaşmalar

Alıştığımız dünyanın yapı taşları yerinden çıkıyor. Bunu büyük ölçüde Trump’ın ikinci devrinde yaptıklarına borçluyuz. Çok değil, bir sene evveline kadar hiç kimse kolay kolay AB ile ABD’nin bir kopuş sürecine gireceğini tahmin edemezdi. Evet, Duvar yıkılıp Sovyetler çöktükten sonra bu iki dünyayı birleştiren NATO, kendisini var eden düşman ortadan kalktığı için büyük bir boşluğa düşmüştü. Ama Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra yaşanan hadiseler ve 11 Eylül’ü takip eden günlerde Afganistan’a ve Libya’ya karşı düzenlenen operasyonlarda olduğu üzere hâlâ birlik olarak hareket etmek refleksini devam ettiriyordu. Lakin manzara eskisinden farklıydı. Sovyetler sabit, müesses bir düşmandı. Yeni düşmanlar ise bir devamlılık taşımıyor, konjonktürel olarak değişiyordu. İki vuruş arasında NATO’nun diriliğini sorgulatan boşluklar yaşanıyordu. NATO’nun bu hâlini avara kasnağa benzetiyorum. Kasnağa zaman zaman bir şeyler takılıyordu. Ama aradaki boşluklarda kasnak boşa dönüyordu. Bu teklemeler bazen de uzun müddet devam edebiliyordu. Son tekleme hâli uzun devam etmişti. Macron’un bu duruma bakıp “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demesini bu çerçevede anlamak doğru olacaktır.

Ama dikkat çeken husus, bu teklemeler içinde NATO’nun bir genişleme programını yürütmesidir. Evet, Soğuk Savaş devrindeki NATO’nun üyeleri belliydi. Ama NATO’nun varlığının temelsiz kaldığı Soğuk Savaş sonrasında, tarihinin en büyük hacmine ulaşması son derecede çelişkili bir durumdu.

NATO’nun sahneye dönmesi Biden ve Demokratlar devrinde yaşandı. Biden bir NATO restorâtörüydü. Eski düşman Sovyetler’in yerini alan Rusya yeniden hedefe oturtuldu. Rusya-Ukrayna savaşı bunun için biçilmiş bir kaftandı. İki kıtayı birleştiren cihazın pas tutan çarkları temizlendi ve yağlandı. Anglosakson bir çekirdek etrafında Kıta Avrupası ortak bir misyon etrafında yeniden birleştirildi. Sovyetler çökmüş olsa da Rusya nihayetinde Rusya’ydı. Otokrasi onun temel niteliğiydi. Rejim değişmiş olsa da bu siyasi-kültürel niteliği değişmezdi. O hâlde Soğuk Savaş kodları yeniden ısıtılmalı, “hür”, “demokratik” Batı, müzmin, başına buyruk (otarşik) Rusya’ya haddini bildirmeliydi.

Kıta Avrupası’nın ana dinamosu Almanya’ydı. Ekonomik bir güç olarak tarih sahnesine çıkması ve ilk sanayi devriminin tartışmasız en büyük gücü olan Birleşik Krallık’ı geçmesine yol açan başarısı, çelik, kimya vb. yeni sektörlerde bir farklılığı yakalamasıydı. İlki tekstil vb. sektörlerde ve buharlı kazanlarda takılı kalırken Almanya çok daha ileri bir teknoloji üzerinden bir ivme yakalamıştı. Bu durum petrol ve daha sonra doğal gaz temel enerji kaynağı hâline geldikten sonra hayli değişecekti.

Yılın ilk MGK'sı toplanıyor!
Yılın ilk MGK'sı toplanıyor!
İçeriği Görüntüle

I. Paylaşım Savaşı’nı kaybettikten sonra Almanya yeni enerji kaynaklarına uzak düşmüştü. Birleşik Krallık ise savaşta varını yoğunu ortaya dökerek bu yeni enerji kaynakları açısından son derecede zengin olan Orta Doğu’yu ele geçirecekti. Almanya’nın II. Umumi Harp esnasında gözünü karartıp Rusya’ya saldırması biraz da bu yüzden olmalıdır

Çünkü Orta Doğu hayli uzağına düşüyordu. Hâlbuki aynı kaynaklara sahip Rusya daha yakınındaydı. Rusya’nın zengin petrol kaynaklarına sahip olarak durumunu sağlama alabilirdi. Ama tıpkı zamanında Napolyon’un yaşadığı felaketi o da yaşadı ve yenildi.

II. Umumi Harp sonrasında makine/kimya, ilaç ve otomotiv sahalarında yeniden kalkınan Almanya’nın enerji bağımlılığı son derecede büyük bir meseleydi. Bunu iki şekilde halletmeye gayret etti. İlki, bilhassa Yumuşama devrinin avantajlarını kullanarak Sovyetler ile yakınlaştı ve oradan hayli ucuz enerji ithalatını sağladı. İkinci olarak ise nükleer enerjiye yöneldi. Lakin 1980’lerde yükselen Yeşiller Hareketi buna mâni oldu. Pek çok reaktörü kapattılar. Almanya yeşil enerjiye yöneldiyse de buradan istediği verimi alamadı. Hâsılı Rusya’ya bağımlı olarak gemisini yüzdürmekten başka bir seçeneği kalmadı.

NATO’nun yeniden Rusya’yı hedefe koymasına en fazla Almanya’nın direnç göstermesi beklenirdi. Ama öyle olmadı. Tam aksine Almanya, Rusya karşıtı kampanyanın liderlerinden birisi oldu. Brandt çoktan ölmüş, Merkel ve Schröder gibilerin devri kapanmıştı. Artık Almanya kukla idareciler tarafından idare ediliyordu. Kuzey Akım hattının sabotajını seyretti; hatta alkışladı. Hindistan üzerinden Rus enerjisini birkaç kat fazla maliyetle almaya devam etti. ABD’den, Rus petrol ve gazına göre aşırı pahalı olan sıvılaştırılmış gaz almayı da kabul etti

Peki, Almanya göz göre göre kendi ayağına neden sıktı? Muhtemelen bunda eski ve ihtiraslı bir rüyanın canlanması, derinlerde bir yerlerde Rusya’nın çöküşünden nemalanmak, Drang Nach Osten’i diriltmek arzusu vardı.

Bu arada sular akıyor ve yepyeni bir mühendislik ve teknoloji üzerinden Çin, Almanya ve diğer AB pazarlarına giriyor ve muazzam bir üstünlük kazanıyordu. AB ve Almanya Çin’e yatırım yapmışlar ve bu büyük pazardan nemalanmak için fırsatları değerlendirmişlerdi. Ama yeni mühendislik normlarını yakalayamamış, Çin onların pazarı olmaktan çıkmış; tam aksine onlar Çin’in pazarı hâline gelmişlerdi. Ama en kesin darbeyi Trump’ın iktidara gelmesiyle aldılar. Trump Rusya ile anlaştı ve NATO’nun Ukrayna’daki bütün yatırımlarını bir anda boşlukta bıraktı. Avrupa ve onun ana kuvveti olan Almanya bir anda sudan çıkmış balığa döndü. Terk edilen sadece Kıta Avrupası değildi. Brexit ile AB’den kopmuş olan Birleşik Krallık da iyot gazı gibi açığa çıktı. Bir müddet Trump’ı ikna etmek için müşterek çalıştılar. Ama şu günlerde yolları yeniden ayrılmış görünüyor. Trump’ın Kanada’ya gözünü dikmesi ve Kral Charles’la alay eder gibi “Kral benim” demesi iki kadim ortağı birbirinden koparıyor. Kanada buna reaksiyon olarak Çin ile müzakereleri başlattı. Şu aralar Starmer da Çin’de. Çin–Kanada–Birleşik Krallık üçgeni, eldeki dengesiz ticaret oranları içinde işleyecek mi, bilemiyoruz.

Tam da bunlar yaşanırken AB–Hindistan arasında kapsamlı bir serbest ticaret anlaşmasının devreye sokulduğu haberiyle şaşırdık. Bunun da AB’ye ne kadar fayda sağlayacağı bir tartışma konusu. Anlaşılıyor ki Birleşik Krallık ve AB ayrı ayrı hareket ediyor ve kendi çıkış yollarını aramanın derdine düşmüş durumdalar. Ben gerek Birleşik Krallık gerek AB’nin bu arayışlarının nafile olduğunu düşünenlerdenim. Hadiselere daha çok savrulmalar olarak bakıyorum.

6.AA ANALİZ

Gazze'nin sınırlarını aşan jeopolitik bir hamle: Barış Kurulu

ABD'nin, geçiş dönemini temsil eden Barış Kurulu üzerinden yürüttüğü politikada ısrar etmesi durumunda, bu yapı BM'nin yerini alamayacaksa da nüfuzunun kısıtlanması kaçınılmaz olacaktır.

İsviçre'nin Davos kentinde 22 Ocak 2026'da düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu sırasında imzalanan kurucu anlaşmayla birlikte, Gazze'de çatışmanın sonlandırılmasına yönelik “ABD Başkanı Donald Trump'ın çatışmayı sona erdirmeyi amaçlayan 20 maddelik planıyla birlikte duyurulan ve BMGK'nin 2803 sayılı kararıyla meşru zemin sağlanan Barış Kurulu (Board of Peace)” resmiyet kazanmış oldu. Ancak imza töreninin ardından açıklanan, içeriğinde Gazze'ye doğrudan bir atıf bulunmayan Barış Kurulu Şartı'nın muhteviyatı ciddi tartışmaları beraberinde getirdi. Şu hâliyle kurucu metin, Gazze'nin çok ötesinde, küresel düzeyde barış inşası ve barışın korunmasına ilişkin referanslar içeriyor.

Barış Kurulu'nu küresel bir yapıya dönüştürme çabası

Öncelikle metin, ABD'nin Trump yönetimiyle birlikte artan biçimde Birleşmiş Milletler (BM) ve İkinci Dünya Savaşı sonrası sistemi eleştiren söylemiyle paralel bir çerçeveye sahip. Bu anlamda ABD'nin, bir süredir bazı BM kurumlarından ve bunların finansmanından çekilme hamleleriyle de ciddi bir tutarlılık içerisinde kaleme alınmış. Özellikle giriş bölümünde, “kalıcı barışın, tarihsel olarak çoğunlukla başarısız olan yaklaşımlarla kurumsal yapılardan ayrışma cesaretini gerektirdiği” beyanı dikkati çekici. Metin üzerinden ABD'nin, yük ve sorumluluğun daha fazla paylaşıldığı bir sistem arayışında olduğu çıkarımını yapmak mümkün.

Barışın korunması ya da barışın inşası adına BM sisteminin işlevsel sorunları olduğu, BMGK'nin beş daimi üyesinin kendi çıkarları çerçevesinde sistemi tıkayabildiğine yönelik eleştiriler her zaman mevcuttu. Buna karşılık, Barış Kurulu Şartı'nda Başkan'a atfedilen olağanüstü yetkiler, neredeyse tek kişilik bir güvenlik kurulu niteliğinde. Öte yandan Milletler Cemiyeti ve BM, işlevsel sorunlarından bağımsız olarak, kazananların domine etmesine rağmen barışın alternatifinin ya da savaşın maliyetinin ne kadar ağır olduğunu bilen toplumların kurduğu uluslararası yapılar oldu.

Geniş perspektiften bakıldığında Barış Kurulu'na dair iki temel çıkarım yapılabilir. İlk olarak, kurucu metin mevcut konjonktüre göre şekillendirilmiş ve ABD adına adeta “stratejik bir geçiş dönemi manifestosu” gibi kaleme alınmış görünüyor. ABD'nin, söz konusu geçiş dönemini temsil eden Barış Kurulu üzerinden yürüttüğü politikada ısrar etmesi durumunda, bu yapı BM'nin yerini alamayacaksa da nüfuzunun kısıtlanması kaçınılmaz olacaktır. Bunların uluslararası sistem üzerinde açacağı tahribatın yeni bir düzen arayışı getireceği de açık. Ancak Barış Kurulu'nun bu hâliyle istenen sonuca ulaşması oldukça sorgulanabilir nitelikte.

Dolayısıyla bu hamleyi, ABD'nin sıra dışı kazanımlarını konsolide etmesini sağlayacak bir çözülme ve yeniden kurumsallaşma dönemi olarak tarif etmek de mümkün. İkincisi, bu tabloda Gazze, Barış Kurulu'nun meşruiyetinin kendi üzerine inşa edildiği bir vitrin görüntüsünde. Bu durum, en azından kısa vadede Gazze'deki sürecin devamlılığı adına bir avantaj olarak nitelenebilir.

Barış Kurulu, Gazze'deki sürecin devamlılığına ihtiyaç duyuyor

Gazze'de kalıcı ateşkes ve akabinde barışın temini adına ortaya atılan 20 maddelik plan, ilk günden itibaren Trump'ın Netanyahu üzerindeki baskısı ve Türkiye de dâhil olmak üzere arabulucuların desteği sayesinde devam ettirilebildi. Ancak burada en kritik husus, Trump'ın planın devam etmesi üzerindeki ısrarı oldu. Zira gerek plandaki muğlaklıklar gerekse İsrail'in Gazze'yi bölme yönünde attığı adımlar, ikinci faza geçilmesi şöyle dursun, ateşkesin devamlılığını dahi oldukça zorladı. Öyle ki yalnızca ateşkes sonrasında Gazze'de İsrail'in saldırılarında beş yüze yakın can kaybı gerçekleşti.

Açıklandığı dönemde, 20 maddelik planın aslında Gazze'yi de aşan bir Orta Doğu barış planı olduğuna yönelik Trump yönetiminden gelen açıklamalar dikkati çekmişse de fazla itibar görmemişti. Bugün ise Plan, BMGK'nin 2803 sayılı Kararı ile Gazze'de barış ve yeniden inşa için atılan adımların kapsamı genişletilerek, Barış Kurulu yapısına küresel bir barış inşası ve barışı koruma organı kimliği kazandırılmaya yönelik sürecin başlangıcı niteliği kazanmış durumda.

Gelinen noktada, Gazze'deki ateşkes ve sürecin bütüncül olarak devamlılığı artık Barış Kurulu'nun iddialı barış ajandasının vitrini durumuna geldi. Gazze'de “kazanımların”, yani ateşkesin o veya bu şekilde çökmesi ya da sürecin akamete uğraması, “BM'nin işlevsizliği” eleştirisiyle ortaya çıkan ve barış inşası adına kapsamlı bir iddia setine sahip olan Barış Kurulu'nun da üzerine kurulduğu temeli ve bunun getirdiği prestiji yıkma potansiyeline sahip. Tam da bu yüzden Washington'un, Barış Kurulu'nun başarısına olan bağlılığıyla Gazze'deki ateşkesin ve sürecin devamlılığı arasında net bir korelasyon söz konusu. Bu durum, ABD yönetiminin İsrail üzerindeki baskısının en önemli gerekçesi konumunda.

İsrail ve Hamas'ın pozisyonu

Gelinen noktada Netanyahu'nun duruma bakışını özetlemesi adına, 10 Ocak'ta Economist’e verdiği röportajda yaptığı açıklama oldukça önemli. “İsrail'in, önümüzdeki on yıl içerisinde ABD'ye olan bağlılığını tamamen bitirmeyi amaçladığını” ifade eden Netanyahu, Trump'ın başkan olmasından sonra, bazıları ani davetler üzerine olmak üzere beş kez ABD'yi ziyaret etti. Bu ziyaretler sırasında kameralar önünde gayet samimi görüntüler verilmişse de taraflar arasında birçok kez sorun yaşandığı açık kaynaklara yansıdı.

Dolayısıyla Netanyahu'nun yaptığı açıklama, pasif de olsa bir tepkiselliğin sonucu. Zira Gazze'deki süreç, İsrail'de süren seçim atmosferinde Netanyahu'yu son derece zorlayan bir mesele

Öte yandan Gazze özelinde yönetim; Barış Kurulu, İcra Kurulu (Executive Panel) ve Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi (National Committee for the Administration of Gaza/NCAG) gibi katmanlardan oluşuyor. Bu kurulların üyeleri ve yapısı başta olmak üzere İsrail'de muhalefete ciddi malzeme verilmiş durumda. İsrail, Gazze'de Uluslararası İstikrar Gücü'nde Türkiye'nin bulunmasına son derece karşı ve bunu kesinlikle kabul etmeyeceğini tekraren ifade etti. Bu durum, Türkiye'nin Barış Kurulu'na davet edilmesi ve İcra Kurulu'nda yer almasına mani olamadı. Ancak Barış Kurulu'ndan ziyade, Hakan Fidan ve Ali Sawadi'nin temsilinde Ankara ve Doha'nın Gazze'nin yönetimindeki en kritik yapıda bulunması asıl sorun alanı ve İsrail bundan son derece rahatsız. Muhalefetin değerlendirdiği çatlaklardan biri de işte bu kısım. Keza mevcut durumda Barış Kurulu'na atfedilen misyon zaten Gazze'nin çok ötesinde ve doğrudan Gazze sahasını, kurul başkanının iradesi dışında etkilemeyecek.

Öte yandan Trump'ın, Netanyahu'nun davalarından affını talep ederek İsrail iç siyaseti ve yargısına doğrudan müdahale anlamına gelen desteğine rağmen, sürecin başbakanın aleyhinde devam ettiğini son anketlerden anlamak mümkün. Dolayısıyla yakın zamanda iç siyasette Netanyahu'yu rahatlatacak birkaç adım atılması olası görünüyor. Aksi takdirde Netanyahu'dan Gazze'deki ateşkes sürecini bozucu bazı agresif çıkışlar gelmesi muhtemel.

Hamas ise Barış Kurulu'nun ulusal unsurları içermemesi ve Filistinlilerin Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi'ne sıkıştırılarak edilgen pozisyona itilmesinden oldukça rahatsız ve süreci vesayet olarak niteliyor. Silahsızlanma taleplerine karşı, ağır silahları bırakmakla birlikte kendilerini koruyacak düzeyde hafif silahları ellerinde tutma yönünde talepleri var. Bunun yanı sıra barışçıl bir şekilde Gazze'deki yönetimin bir parçası olma yönündeki talepleri devam ediyor. Öncelikle bunların kabul görmesi şimdilik düşük ihtimal gibi görünüyor. Alternatifin savaş olduğu herhangi bir denklemin ne Gazzeliler ne de bu örgütler lehine olmadığı da açık. Dolayısıyla Hamas ve İslami Cihat gibi yapılarla temasın ve bu grupların ikna edilmesinin son derece kilit bir mesele olduğu ifade edilebilir. Bu ise Türkiye ve Katar'ı hem Gazze'deki süreç hem de bütüncül olarak Barış Kurulu'nun devamlılığı adına son derece önemli bir konuma getiriyor.

Türkiye'nin bakışı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM'nin halkların barış ve adalet taleplerine cevap vermede yetersizliğine vurgu yapan ve BMGK'nin işleyişine ilişkin itirazlarını “Dünya beşten büyüktür” şeklinde en üst perdeden ifade eden liderlerden biri oldu.

Bu bağlamda, Barış Kurulu'nun BM eleştirilerinin Türkiye tarafından da paylaşıldığını ifade etmek mümkün. Ancak ortaya çıkan yeni yapıda, kurul başkanına verilen olağanüstü yetkiler gibi henüz değiştirilmeye ve evrilmeye muhtaç birçok hususun Türkiye için eleştiri konusu olacağı şimdiden söylenebilir. Buna karşılık, gerek Gazze'deki sürecin devamlılığı ve Türkiye'nin desteğine olan ihtiyaç gerekse Barış Kurulu'nun ortaya çıkaracağı olası fırsatlar, Ankara'nın ilgisini çekmiş görünüyor. Buna mukabil, bu ilginin ihtiyatlı bir şekilde süreceği ve Türkiye'nin Barış Kurulu'nu bir süre daha izlemeye devam edeceği ifade edilebilir.

Kaynak: GAMZE KARABULUT