“Oturduğun yer ve makamın değil, duruşun önemli. Nerede ve kaçıncı sırada konuştuğun değil, söylediğin söz önemli.”

Bazen insanın duyduğu bir söz, ilk anda sıradan gelir. Üzerinde fazla durmaz, günlük konuşmaların arasında kaybolup gideceğini düşünürsünüz. Ama sonra bir gece vakti o söz yeniden aklınıza düşer. Düşünürsünüz, sorgularsınız ve anlarsınız ki birkaç cümleye koca bir hayatın, bir siyaset anlayışının ve bir insanlık ölçüsünün sığdırıldığını fark edersiniz.

Benim için de öyle oldu.

Geçtiğimiz günlerde GastroAfyon’un açılış programındaydım. Programda gazeteci bir dostumla çay içip sohbet ederken yanımızdan MHP Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Taytak ve MHP İl Başkanı Ahmet Kahveci geçti. Kendilerini çay içmeye davet ettik. Sağ olsunlar, davetimizi geri çevirmediler ve sohbetimize katıldılar.

Sohbet sırasında yanımda bulunan, bugün kendisini “eski gazeteci” olarak tanımlayan dostum, Mehmet Taytak’a yeni dönemde TBMM İdare Amiri olmasıyla birlikte protokol sıralamasında daha üst sıralara çıkmasını hatırlatarak şu soruyu yöneltti:

“Vekilim, artık konuşmalarınızı en sonlarda yapacaksınız. Sıralamanız yükseldi ne diyeceksiniz?”

Doğrusunu söylemek gerekirse, gazeteciliğin o bildik merakıyla sorulan bu soru benim de hoşuma gitmişti. Çünkü biz gazeteciler, zaman zaman bir cümlenin içinden başka bir cümle çıkarmayı, bir cevabın satır aralarında tartışma yaratacak bir anlam aramayı severiz.

Dostumun sorusunda da; biraz merak, biraz da polemik beklentisi vardı.

Ancak Mehmet Taytak’ın verdiği cevap, beklediğimiz türden bir cevap değildi.

Ne makamını öne çıkardı ne protokol sıralamasının kendisine kazandırdığı konumdan söz etti ne de artık daha üst sıralarda bulunmasının kendisine nasıl bir ayrıcalık sağlayacağını anlattı.

Sadece şunu söyledi:

“Oturduğun yer ve makamın değil, duruşun önemli. Nerede ve kaçıncı sırada konuştuğun değil, söylediğin söz önemli.”

O an, sohbetin yönü değişti. Çünkü bazı sözler vardır, cevap olmaktan çıkar, insanın önüne bir ölçü koyar. İşte bu da öyle bir sözdü.

MAKAM İNSANI BÜYÜTMEZ, İNSAN MAKAMA DEĞER KATAR

Siyasette, bürokraside, sivil toplum kuruluşlarında ve hayatın hemen her alanında makamların, unvanların ve protokol sıralamalarının ne kadar önemsendiğini hepimiz görüyoruz.

Kimin nerede oturduğu, kimin önce konuştuğu, kimin hangi masaya davet edildiği, kimin adının hangi sırada anons edildiği…

Bazen bütün mesele, asıl yapılması gereken işlerin önüne geçebiliyor.

Oysa asıl mesele, masanın başında oturmak değil, o masada oturmanın sorumluluğunu taşıyabilmektir. Kürsüye son çıkmak değil, kürsüden indiğinizde geride anlamlı bir söz ve güven bırakabilmektir. Protokolde üst sıralarda bulunmak değil, insanların gönlünde nasıl bir yer edindiğinizdir.

Çünkü makam geçicidir. Bugün oturduğunuz koltuk yarın başkasına kalabilir.

Bugün adınızın önünde taşıdığınız ünvan, yarın tarihin bir satırında geride kalabilir.

Ama insanın karakteri, verdiği söz, gösterdiği cesaret ve zor zamanlarda ortaya koyduğu tavır, kolay kolay unutulmaz.

Mehmet Taytak’ın sözünü değerli kılan da tam olarak budur.

Yeni görevini bir üstünlük vesilesi olarak değil, duruşunu anlatırken önemsizleştirebildiği bir ayrıntı olarak görmesidir.

İşte insanı makamından daha büyük yapan anlayış budur.

HER BAŞKANIN KENDİSİNE SORMASI GEREKEN SORU

Bu söz yalnızca milletvekilleri için söylenmiş bir söz değil.

Bence bugün görev yapan her siyasinin, bürokratın, her yöneticinin, her temsilcinin ve kendisine bir sorumluluk emanet edilen herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir ölçüdür.

Bir siyasi, bürokrat ya da makam sahibi düşünün…

Makam odası gösterişli, masası büyük, koltuğu pahalı olsun. Kapısından giren herkes kendisine saygıyla hitap etsin. Ama o başkan, koltuğunu korumak uğruna herkese başka konuşuyor, gücün karşısında eğiliyor, haklı bildiğini söylemekten çekiniyor ve çevresindeki insanların beklentilerine göre şekil alıyorsa o makamın ne anlamı kalır?

Bir de başka siyasi, bürokrat ya da makam sahibi düşünün…

Belki odası gösterişli değil, belki oturduğu koltuk sıradan, belki de protokolde adı ilk sıralarda geçmiyor. Ancak verdiği sözün arkasında duruyor, kendisine emanet edilen görevi kişisel çıkarlarının önünde tutuyor, kimseye haksızlık etmeden ve kimsenin karşısında kişiliğinden ödün vermeden görevini yapıyorsa işte o insanın gerçek bir ağırlığı vardır.

Birinin koltuğu vardır, diğerinin karakteri.

Birinin ünvanı vardır, diğerinin itibarı.

Birinin makamı vardır, diğerinin duruşu.

Elbette bunların birbirine zıt olması gerekmez.

İnsan hem önemli bir makamda bulunabilir hem de ilkeli, mütevazı ve dik duruşlu olabilir.

Asıl mesele, makam yükseldikçe karakterin küçülmemesi; yetki arttıkça insanın kendisini herkesten üstün görmeye başlamamasıdır.

Çünkü koltuğu korumak için her şekle girenle, görevini hakkıyla yapmak için gerektiğinde koltuğunu kaybetmeyi göze alan arasında büyük bir fark vardır.

Bu farkı anlamak için uzun uzun konuşmaya gerek yoktur. İnsanların hangi şartlarda nasıl davrandığına bakmak yeterlidir.

ASIL SINAV, MAKAMIN ELDEN GİDEBİLECEĞİ YERDE BAŞLAR

İnsanların duruşu, her şey yolundayken kolay anlaşılmaz.

Asıl ölçü, menfaatlerin çatıştığı, baskının arttığı, hesapların değiştiği ve doğru bildiğiniz şeyi savunmanın bir bedeli olabileceği anlarda ortaya çıkar.

Herkes güçlüden yana görünmek isteyebilir. Herkes önemli insanlarla iyi geçinmeye çalışabilir. Herkes kendisine yeni kapılar açacak ilişkiler kurabilir.

Bunlar hayatın içinde karşılaşılabilecek durumlardır.

Ancak bütün bunların ötesinde bir soru vardır:

İnsan, kendi çıkarı söz konusu olduğunda ne yapar?

Yanlış olduğunu düşündüğü bir işe sırf makamı zarar görmesin diye sessiz mi kalır?

Haklı olduğuna inandığı bir düşünceden, birilerinin hoşuna gitmeyeceği için vaz mı geçer?

Kendisine emanet edilen sorumluluğu hakkıyla taşımak yerine, bir sonraki görevini garanti altına almanın hesabını mı yapar?

İşte duruş, bu soruların cevabında saklıdır.

Dik durmak, herkese karşı çıkmak değildir. Her söze itiraz etmek, her tartışmanın ortasında yer almak ya da sırf farklı görünmek için farklı davranmak da değildir. Dik duruş; gerektiğinde susmayı, gerektiğinde konuşmayı, doğru bildiğini savunmayı ve bütün bunları yaparken ölçüyü kaybetmemeyi bilmektir.

En önemlisi de insanın, makamını kaybetme ihtimaliyle karakterini kaybetme ihtimali arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığında neyi seçeceğidir.

“KÜRSÜYE KAÇINCI SIRADA ÇIKTIĞINIZ DEĞİL, NE BIRAKTIĞINIZ ÖNEMLİDİR”

Mehmet Taytak’ın sözünün ikinci bölümü de en az ilki kadar anlamlı:

“Nerede ve kaçıncı sırada konuştuğun değil, söylediğin söz önemli.”

Düşünün; bir toplantıda saatlerce konuşan, kendisini herkesten daha bilgili gören, her cümlesinde kendi önemini anlatmaya çalışan birisi var. Konuşmasını tamamlıyor, alkışlanıyor, yerine oturuyor. Fakat salondan çıkanların hafızasında memlekete dair tek bir somut fikir, tek bir anlamlı mesaj, tek bir çözüm önerisi kalmıyor.

Bir de kürsüye belki ilk sırada çıkan, belki kendisine ayrılan süreyi bile uzatmayan, ancak iki cümleyle meselenin özünü anlatan birini düşünün.

Söylediği söz, toplantı sona erdikten sonra da konuşuluyor. İnsanlar o sözün üzerinde düşünüyor, kendilerine pay çıkarıyor ve anlatılanı unutmuyor. İşte sözün ağırlığı budur.

Çok konuşmak, çok şey söylemek değildir. Uzun konuşmak, haklı olmak anlamına gelmez. Üst sıralarda söz almak da insanın düşüncelerini daha değerli kılmaz.

Bazen bir insanın tek cümlesi, başkasının saatlerce süren konuşmasından daha fazla iz bırakır.

Çünkü sözün değerini süresi değil, taşıdığı anlam belirler. Kürsünün yüksekliği değil, düşüncenin derinliği belirler. Konuşmacının protokoldeki yeri değil, söylediklerinin insanlara ve memlekete ne kattığı belirler.

Siyasetçinin gerçek başarısı, kaç toplantıda konuştuğuyla değil, konuştuğu konularda neyi değiştirebildiğiyle ölçülmelidir.

Bir siyasinin, bürokratın ya da makam sahibi olanların başarısı, kaç kişinin ayağa kalkarak kendisini karşıladığıyla değil, görevi sona erdiğinde arkasından kaç kişinin gönül rahatlığıyla “Hakkını verdi” diyebildiğiyle değerlendirilmelidir.

MEHMET TAYTAK’IN SÖZÜNDE BİR SİYASET ANLAYIŞI VAR

Mehmet Taytak’ın bu kısa cevabını, yalnızca sohbet sırasında söylenmiş güzel bir söz olarak görmüyorum.

Bu cümlenin içinde, siyasetin nasıl yapılması gerektiğine dair önemli bir anlayış yatıyor.

Siyaset, sadece makam elde etme yarışı değildir.

Siyaset, insanlara karşı sorumluluk taşımaktır.

Bir şehri, bir toplumu, bir teşkilatı ya da bir kurumu temsil etmek; yalnızca ünvan sahibi olmak değil, o temsilin gerektirdiği ağırlığı taşıyabilmektir.

Hele ki milletin oyuyla seçilmiş bir milletvekili için mesele, protokol sıralamasından çok daha büyüktür. Çünkü milletvekilliği, kişiye verilmiş bir ayrıcalıktan önce millete karşı üstlenilmiş bir görevdir.

TBMM İdare Amirliği gibi yeni bir sorumluluğun ardından bile meseleyi oturacağı yer üzerinden değil, ortaya koyacağı duruş üzerinden değerlendirmek, en azından bu sohbet özelinde, dikkat çekici bir yaklaşımdı.

Mehmet Taytak’ın cevabında beni etkileyen nokta, makamını küçümsemesi değil; makamın insanın kimliğinin önüne geçmemesi gerektiğini hatırlatmasıdır.

İnsan görevinde yükselebilir. Protokolde daha üst sıralara çıkabilir. Daha fazla sorumluluk üstlenebilir. Ancak bütün bunlar, onun söylediklerini kendiliğinden daha değerli yapmaz. Değeri belirleyecek olan yine davranışları, kararları ve ortaya koyduğu iradedir.

Bu nedenle Taytak’ın sözünü yalnızca bir kişiye yönelik övgü olarak değil, bütün siyaset dünyasına yöneltilmiş bir hatırlatma olarak okumak gerekir.

KOLTUKLAR DEĞİŞİR, DURUŞ HATIRLANIR

Bugün Türkiye’nin hangi kurumuna, hangi teşkilatına ya da hangi siyasi yapısına bakarsanız bakın, görev yapan insanların önünde benzer bir sınav olduğunu görürsünüz.

Kimi makamını bir hizmet aracı olarak görür, kimi de hayatının merkezine yerleştirir.

Kimi kendisine verilen görevin sorumluluğunu taşır, kimi o görevin kendisine kazandırdığı ayrıcalıkların hesabını yapar.

Kimi bulunduğu yeri bir emanet olarak kabul eder, kimi de o yeri kaybetmemek için bütün enerjisini harcar.

Oysa hiçbir makam sonsuza kadar kimsenin değildir.

Bugün başkan olan yarın olmayabilir. Bugün protokolün ön sırasında bulunan, yarın salonda sıradan bir misafir olarak oturabilir. Bugün herkesin etrafında toplandığı kişi, yarın yalnız kalabilir.

Bunların hiçbiri tek başına başarı ya da başarısızlık değildir. Asıl mesele, şartlar değiştiğinde insanın ne kadar değiştiğidir.

Makamdayken mütevazı olup makamdan ayrılınca da insanlığını koruyabiliyor musunuz?

Güçlüyken adaletten ayrılmıyor, güç kaybettiğinizde de değerlerinizi terk etmiyor musunuz? İnsanlarla ilişkinizi onların size sağlayacağı faydaya göre mi kuruyorsunuz, yoksa makamdan bağımsız bir saygı anlayışınız var mı?

Bu soruların cevapları, kartvizitlerde yazmaz. Protokol listelerinde görünmez. Makam odalarının kapısına asılmaz.

Cevaplar, insanın hayatına ve geride bıraktığı izlere yazılır.

Benim de bütün ümidim, görevini koltuğunu korumak için değil, kendisine duyulan güveni korumak için yapan insanların çoğalmasıdır.

İster siyasi, bürokrat olsun, ister oda başkanı, ister siyasi parti il başkanı, ister bir sivil toplum kuruluşunun yöneticisi…

Kendisine emanet edilen görevi kişisel hesabının üzerinde tutabilen herkes, bu ülkenin ihtiyaç duyduğu yönetim anlayışına katkı sağlar.

Çünkü gerçek liderlik, insanların size mecbur olduğu zamanlarda değil, size güvenmeyi kendi iradeleriyle seçtiği zamanlarda ortaya çıkar.

SON SÖZ: TERCİH, HERKESİN KENDİSİNE AİT

GastroAfyon’da içilen bir çay sırasında başlayan sohbet, benim için üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir mesaja dönüştü.

Mehmet Taytak’ın söylediği o iki cümle, belki o an sohbetin içinde söylenip geçilebilirdi. Ama bazı sözler vardır ki insanın zihninde kalır; çünkü yaşadığımız hayata, gördüğümüz insanlara ve karşılaştığımız örneklere dokunur.

Bugün hepimizin önünde aynı soru duruyor:

Büyük bir koltukta küçük bir duruşla mı yaşayacağız, yoksa küçük bir koltukta büyük bir karakterle mi?

Herkesin tercihi kendisine ait.

Koltuklar değişir, unvanlar değişir, sıralamalar değişir. Fakat insanın karakteriyle ortaya koyduğu duruş, bütün bu değişimlerin ötesinde bir anlam taşır.

Mehmet Taytak’ın sözünün özeti de budur:

Makamınız sizi bir yere oturtabilir ama sizi değerli kılan, orada nasıl durduğunuzdur. Kürsü size söz hakkı verebilir ama sizi hatırlatacak olan, o sözün içindeki hakikattir.

Ve unutmayalım…

Koltukta oturmak bir imkandır, o koltuğun hakkını vermek ise karakter meselesidir.