Değerli okurlarım, bir yılı daha geride bırakırken; umutlarımızı, hayal kırıklıklarımızı, itirazlarımızı ve direncimizi yanımıza alarak 2026’ya giriyoruz. Yeni bir takvim yaprağı elbette tek başına mucize yaratmıyor; ama her yeni yıl, insanın kendine ve yaşadığı topluma yeniden bakması için bir fırsat sunuyor.

2026’nın; adaletin daha yüksek sesle konuşulduğu, vicdanın susmadığı, haksızlık karşısında “bana ne” demeyenlerin çoğaldığı bir yıl olmasını diliyorum. Dileğim; suskunluğun erdem, boyun eğmenin kader sayılmadığı; eşitliğin lafla değil, hayatın içinde karşılık bulduğu bir yıl olmasıdır.

Bu köşede, yeni yılda da süslü cümleler kurmak için değil; doğru bildiğimizi söylemek, yanlışın karşısında durmak ve görmezden gelinenleri görünür kılmak için yazmaya devam edeceğim. Çünkü biliyorum ki gerçekler bazen rahatsız eder; ama sessizlik her zaman daha çok zarar verir.

2026’nın; kadınların, gençlerin, emekçilerin ve sesi kısılmaya çalışılan herkesin kendini daha güçlü hissettiği bir yıl olmasını temenni ediyorum. Yeni yılın; ülkemize daha fazla adalet, daha fazla özgürlük ve daha fazla umut getirmesini diliyorum.

Yeni yılınız kutlu olsun.

Bu köşede yine birlikteyiz.

SİZ KADINI NE SANIYORSUNUZ?

Siz kadını ne olarak görüyorsunuz?

Bir insan olarak mı, yoksa ihtiyaç duyduğunuzda kullanılan, işiniz bitince kenara itilen bir araç olarak mı?

Toplumda kadını; evi süpüren, yemeği yapan, çocuk büyüten, sessiz kalan, sabreden, katlanan bir “görevli” olarak mı tanımlıyorsunuz?

Hayatı sadece mutfakla, çocuk odasıyla ve temizlik listeleriyle sınırlı bir varlık mı sanıyorsunuz? Kadın sizin gözünüzde hâlâ sadece evin içiyle kayıtlı bir kimlik mi? Ama iş burada bitmiyor.

Asıl karanlık taraf, burada başlıyor.

Kadını bir cinsel meta olarak mı görüyorsunuz? Sizin canınız istediğinde ulaşılacak, istemediğinizde yok sayılacak bir beden mi?

“Gel” dediğinizde gelecek, Git” dediğinizde gidecek, Otur” dediğinizde oturacak, Kalk” dediğinizde kalkacak…

Sizce kadın irade sahibi bir birey değil mi?

Konuşmayacak.

İtiraz etmeyecek.

Karar almayacak.

Yönetmeye talip olmayacak.

Sadece size uyan kadar var olacak. Ve ne acıdır ki, bu zihniyetin vardığı yerde şiddet sıradanlaşıyor. Kadın öldürülüyor. Hem de vahşice. Sonra ne oluyor? Fail için bahaneler sıralanıyor:

“Tahrik vardı…”

“Sinir anıydı…”

“Yanlışlık oldu…”

Yanlış olan ne biliyor musunuz? Yanlış olan, kadını hâlâ sahip olunan bir eşya gibi görmeniz.

Kadın bir insandır, erkek ise insanın oğludur

Unutmadan bir de işin siyaseti var…

Belki de en ikiyüzlü alan. Kadını siyasette nereye koyuyorsunuz?

Cevap net: Mecbur kaldığınız yere. Yasada kota var diye. Genelgede zorunluluk olduğu için, Olmazsa olmaz” dendiği için…

Kadını listelere yazıyorsunuz. Ama nereye? Arka sıralara. Görüntüye girmesin diye. Konuşmasın diye. Öne çıkmasın diye. Mikrofon hep erkekte. Kürsü hep erkekte. Karar masası hep erkekte.

Kadın var ama yok. Listede adı var ama iradesi yok. Fotoğrafta yüzü var ama sesi yok. Sonra çıkıp utanmadan “Kadına değer veriyoruz” diyorsunuz.

HANGİ DEĞER?

Sessiz kalma değeri mi? Boyun eğme değeri mi? Gölge olma değeri mi?

Kadın sizin vitrininizde bir süs eşyası değil. Kadın bir kota maddesi değil.

Kadın bir afiş detayı hiç değil. Kadın akıldır, iradedir, mücadeledir, üretimdir. Kadın karar verir. Kadın yönetir. Kadın konuşur. Kadın itiraz eder. Ve evet, kadın sizi de eleştirir.

Asıl korkunuz da bu değil mi? Korkan bir zihniyetin en büyük silahı baskıdır. Bastıramadığını susturur. Susturamadığını yok sayar. Yok sayamadığını ise hedef alır. Ama bilin şunu: Kadını bastırarak güçlü olmazsınız. Kadını susturarak adil olmazsınız. Kadını yok sayarak insan olmazsınız. Kadın eşit değilse, toplum eksiktir. Siyaset çarpıktır. Adalet sakattır.

Artık şu soruyla yüzleşin: Kadını gerçekten insan olarak mı görüyorsunuz, yoksa düzeniniz bozulmasın diye katlandığınız bir “zorunluluk” olarak mı?

Bu soruya dürüstçe cevap veremeyen herkes, kadına dair konuşmayı da, karar almayı da bırakmalıdır.

Günü bir hikâye ile sonlandıralım sevgili okurlarım

ARKA SIRADAKİ SANDALYE

Kasabanın en büyük binasında her ay düzenli olarak bir toplantı yapılırdı.

Kapısında “Herkese Açık” yazardı ama içeride kimin nerede duracağı baştan belliydi. Uzun bir masa vardı.

Masaya en yakın sandalyeler her zaman dolu olurdu; yüksek sesle konuşanlar, sözünü kesmeyenler, karar verenler oradaydı. Masanın ucunda ise birkaç sandalye daha vardı. Hep aynı kişiler için ayrılmış gibiydi. Kimse “neden” diye sormazdı.

O gün salona ilk girenlerden biri kadındı.

Dosyalarını özenle düzenlemiş, söyleyeceklerini defalarca zihninde tartmıştı. Masaya doğru ilerledi ama bir el işaret etti: “Orası dolu sayılır, sen arkaya geç.” Arkada bir sandalye vardı. Biraz eğri, biraz eksik, ama “yer” sonuçta.

Toplantı başladı. Konular konuşuldu, kararlar alındı. Kadın not aldı. Yanlış gördü, eksik fark etti, söz istedi. Göz göze gelmemek için başlar önüne eğildi. Söz yine masaya yakın olanlara verildi.

Bir ara biri, “Kadınlar da var tabii, onları da önemsiyoruz,” dedi. Herkes başını salladı. Kadın da. Toplantı bitince tutanak tutuldu. Kadının adı listede vardı.

Ama konuştuğu hiçbir şey yazmıyordu; çünkü konuşmamıştı. Daha doğrusu, konuşturulmamıştı. Bir sonraki ay yine geldi. Yine arkadaki sandalyeye oturdu. Bir sonraki ay da. Zamanla sandalyenin orada olması normalleşti. Kimse artık fark etmiyordu. Sonra bir gün toplantıda büyük bir kriz çıktı.

Masadakiler birbirine baktı, çözüm üretemedi. Sesler yükseldi. O sırada arkadan bir ses duyuldu. Kadın konuşuyordu. Sakin, net, çözüm odaklı.

Salonda bir sessizlik oldu. Çözüm işe yarıyordu .Ama yine de biri şöyle dedi:

“Güzel fikir… Ama bunu biz söyleyelim.”

Kadın sustu. Sandalyeye baktı. Sandalyenin aslında hiç sağlam olmadığını fark etti. O gün ilk kez kalktı. Ve bir daha o sandalyeye oturmadı. Kasaba hâlâ toplantılar yapıyor. Masalar hâlâ dolu.

Ama artık bir şey eksik. Kimse ne olduğunu tam adlandıramıyor.

Sadece şunu hissediyorlar: Değersizleştirilen şey, bir kişi değilmiş… akılmış, vicdanmış, dengeymiş.

Ve unutmadan…

Bu topraklarda Kurtuluş Savaşı’nı kazanan kadın, cephane taşıyan, yarasını saran, tarlayı süren, cepheye evladını gönderen kadındı. O kadın, işgal altında bir vatanı ayağa kaldırdı.

Ama ne acıdır ki bugün, aynı kadın, erkek egemenliğinin kurduğu düzen içinde verdiği hayatta kalma mücadelesinde çoğu zaman yeniliyor. Silah yok artık; ama baskı var. Cephe yok; ama şiddet var. Düşman üniforması yok; ama zihniyet var.

Ve biz hâlâ susuyoruz. Unutmayalım:

ERKEKLERİ DOĞURAN DA KADINDIR.

Bir toplumu büyüten, şekillendiren, yarını inşa eden yine kadındır. Kadını ezen bir düzen, aslında kendi geleceğini yok eder. Bu yüzden mesele bir “kadın meselesi” değil; bu, insanlık meselesidir.